1952 Helsinki Olimpiyat kadrosundaki çocuk: Granit

04-07-16 19:50

 

Kaynak: yazıhane 

Türkiye A milli erkek basketbol takımı, Rio 2016 bileti için yarın Filipinler’de ilk kez sahaya çıkacak. Uzun bir bekleyişi sonlandırmak üzere Fransa, Kanada gibi güçlü ekiplerle mücadeleye girişilecek.

Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’yi temsil etmiş son erkek basketbol takımının hikâyesinin ayrıntılarına ulaşmak içinse, kılavuzumuz bir kitap olacak. Geçtiğimiz Şubat ayında Can Yayınları’ndan çıkan “Adanmak”, Yalçın Granit’in ilham verici yaşamöyküsünün ışığında ülke basketbolunun gelişim evrelerini de kayda geçiriyor. Kitaptan alıntıladığımız bu bölümde; 1952 yılında kıtanın kuzeyindeki soğuk bir ülkeye yapılan zorlu bir yolculuğa eşlik edecek, Olimpiyat kafilesinin “en genç elemanı” ile tanışacağız.
 
* * *
Avrupa altıncısı Türkiye, Paris’teki başarısı sayesinde 1952 Helsinki Olimpiyatları’na katılmaya hak kazanmıştı. Hazırlıkların en önemli halkasını bir kez daha Aldo Mairano Kupası oluşturacaktı. Maçlar nispeten daha modern görünümde bir salona sahip Milano şehrine taşınmıştı.

Nisan sonundaki maçlar için Belgrad üzerinden Milano’ya geçen kafilede bir eksik göze çarpıyordu: Napoli’de Silahlı Kuvvetler’den izin alınamadığı için takımı çalıştıramayan Samim Göreç, Helsinki sınavı öncesinde istifasını sunmuştu. Basında da milli takımın yabancı antrenöre duyduğu ihtiyaç ilk kez dillendirilmeye başlamış, İtalya, İsviçre ve Yunanistan’ın başındaki Amerikalı koçlar başarılı örnekler olarak sıralanmıştı.

Milano’da Dr. Ali Uras’ın oyuncu-antrenörlüğünde bir kez daha dördüncülüğe uzanan Türkiye’de en iyi performansı tartışmasız olarak Yalçın Granit sergilemişti. En Değerli Oyuncu oylamasında üçüncü sırayı alan Yalçın, turnuvanın altın karmasına seçilmeyi de başarıyordu. Ülkeye dönüşte koç sorununu ortadan kaldırmak için harekete geçen yetkililer, beş yıldır İtalya Milli Takımı’nı çalıştıran Afro-Amerikan basketbol adamı Eliot Van Zandt’i ikna ettiler. Olimpiyatlara bir buçuk ay kalmıştı ve İtalya’daki gazetelerin spor sayfaları, çok sevdikleri Amerikalı koçun ayrılığını “Türkler, Eliot’ı Çaldılar” başlığıyla haberleştiriyordu.

Van Zandt’in Arkansas’da başlayan hikâyesinde her şey, 1943’te Amerikan Beşinci Ordusu’na seçilip Kuzey İtalya’da sürmekte olan savaşa gönderilmesiyle değişmişti. Savaş bitip İtalya Cumhuriyeti kurulunca, Van Zandt ülkesine dönmek yerine Floransa’ya yerleşmeye karar verdi. Burada gençlere beyzbol ve basketbol öğretmeye başladı. Ancak işi hiç kolay değildi. Yirmi yılı aşkın bir süre Ulusal Faşist Parti’nin tahakkümü altında yaşayan İtalyanlara öncelikle basketbol oyununun talep ettiği zarafet, akıcılık ve özgürlük yeniden kazandırılmalıydı. İtalya’nın efsanevi koçu Sandro Gamba, bu yüzden Van Zandt için “İtalyanlara nasıl basketbol oynanacağını değil, nasıl hareket edileceğini öğreten kişidir” diyordu.

Van Zandt vakit kaybetmeden aday kadroyu belirledi ve takımı kampa aldı. Antrenmanlar İTÜ Salonu’nda yapılıyor, oyuncular yaz tatili dolayısıyla boş olan bitişikteki Gümüşsuyu Erkek Öğrenci Yurdu’nda kalıyordu. Ertesi yıl İTÜ Spor Kulübü’nün kurulmasına önayak olacak öğrencilerden Muammer Tunçman, yakından takip ettiği idmanları şöyle anlatıyor: “Van Zandt ilk olarak salondaki potaların çemberleri içine, kaynakla, çapı orijinalden 10 santimetre daha küçük birer çember monte ettirdi. Böylece basket atmak zorlaşacak, şutlar keskinleşecekti. Bu tür bir uygulamayı o zamana kadar ne görmüş ne de duymuştuk. Kondisyon idmanları için zaman zaman Dolmabahçe Stadı da kullanılırdı. Van Zandt bir keresinde tüm takımı atletizm pistinde basketbol ayakkabılarıyla 400 metre koşturmuştu. Onlarla birlikte ben de koşmuştum, hatta yarışı açık farkla Yalçın Granit kazanmıştı. Kamp döneminde takımdaki arkadaşlık ve neşenin arttığını görebiliyorduk. Bu tecrübeli ve bilgili basketbol adamından oyuncular yeni şeyler öğrendi.”
 
 

1952 Helsinki Olimpiyatları’nda basketbolun altın madalyası için 16 takım yarışacaktı. 23 takımın Helsinki bileti vardı ve sayıyı aşağı çekmek için bir ön eleme turu oynanması gerekiyordu. Türkiye de ön elemeye katılacak ülkeler arasındaydı. 22,7 yaş ortalamalı milli takım kadrosunda şu isimler bulunuyordu: Galatasaray’dan takım kaptanı Ali Uras, Yalçın Granit, Sadi Gülçelik ve Yüksel Alkan, Harp Okulu’ndan Mehmet Ali Yalım ve Erdoğan Partener, Fenerbahçe’den Sacit Seldüz ve Nejat Diyarbakırlı, Modaspor’dan Turhan Tezol ve Güney Ülmen, Mülkiye’den Yılmaz Gündüz, Vefa’dan Altan Dinçer.

1917’deki Bolşevik Devrimi’nden bu yana Olimpiyatlara katılmayan Sovyetler Birliği’nin geri dönüşüne sahne olan Helsinki Olimpiyatları’nda Amerikalı ve Sovyet sporcuların eşleştiği her finale Soğuk Savaş’ın yeni bir cephesi olarak bakılacaktı. Sovyet sporcular Olimpiyat Köyü’nün dışında konuşlanmış bir merkezde kalıyor, orada sadece diğer Doğu Bloku sporcularıyla temas kuruyorlardı. Türkiye’nin hedefi ise dört sene önce Londra’da kazanılan 12 madalyalı başarıyı geliştirmekti. 51 sporcudan oluşan ay-yıldızlı kafilenin en genç ismi ise Yalçın Granit’ti.

Ancak kafileyi bekleyen tablo pek iç açıcı sayılmazdı. Finlandiya kafilesinde yer alan futbolculardan Erdoğan Akın anlatıyor: “Adalet’in kalecisiyken Olimpiyat kadrosuna davet edildim. O sırada ülkenin ekonomik durumu iyi değildi. Hayvan taşımakta kullanılan bir uçağı yolcu uçağına çevirmişlerdi. Dört buçuk saatlik bir uçuşla önce Roma’ya geldik. Yolculuk sırasında bir fırtına çıktı, çiviler patladı patlayacak. Ben antrenör Sandro Puppo ile yan yana oturuyordum, ‘Roma’da kalalım Erdoğan, gitmeyelim’ dedi bana. O şartlarda Alpler’i nasıl geçeceğimizi düşünüyorduk. Hamburg’a ancak dört saat sonra varabildik. Neyse ki Helsinki’ye geçerken hava düzeldi, yolculuğun geri kalanı gayet rahattı.”

Helsinki’deki basketbolcuların mesaisi açılış seremonisinden önce yapılan ön eleme müsabakalarıyla başlamıştı. Türkiye’nin yolculuğu da işte burada bitti. Mısır ve İtalya’ya yenilen ay-yıldızlılar, erken elenen takımlardan biriydi. Helsinki’de iz bırakamasalar da, bir sporcunun en büyük rüyalarından olan Olimpiyat tecrübesini yaşamışlardı. Diğer disiplinlerde de durum farklı değildi; dönüş yolunda cepte yalnızca güreşte kazanılan iki altın ve bir bronz madalya vardı. Dünya, Sovyetler Birliği’nin ABD’ye kafa tutmasını, dokuz milyon nüfuslu Macaristan’ın olağanüstü başarısını ve Çekoslovak uzun mesafeci Emil Zátopek’i konuşuyordu.

***

Helsinki’den dönen milliler, Van Zandt’in görev süresinin son sınavında III. Uluslararası İstanbul Turnuvası’nda mücadele ettiler. Avusturya, İran, Yugoslavya ve İtalya karşısında alınan galibiyetlerden sonra Fransa maçı beklenmedik şekilde bir finale dönüşmüştü. Spor ve Sergi Sarayı’nda yapılan maçların hepsi kapalı gişe oynanmış, iki uzatma sonunda kazanılan Yugoslavya maçı sonrasında Van Zandt sahayı omuzlarda terk etmişti. Yalçın milli formayla ilk anılarını mahveden İtalya ile hesaplaşmasını sürdürüyor, 54-42’lik galibiyette 22 sayıyla bir kez daha başrolü oynuyordu. Turnuvanın son gününde ise karşısında en büyük hayranlarından birini bulacaktı.

Türk basketboluna antrenör ve hakem olarak hizmet etmenin yanı sıra 1951’de Mithat Perin’in sahipliğinde yayın hayatına başlayan İstanbul Ekspres gazetesinde köşe yazarlığı da yapan Yakovos Bilek, Fransa’yı okuyucularına “hızlı hücuma dayalı oynayan, iyi hazırlanmış, bilhassa oyuncu değişikliklerinde usta, cesur, kurnaz ve tecrübeli bir koç tarafından yönetilen” bir takım olarak tanıtmıştı. Bir sene önce Paris’te uzatma sonucunda mağlup ettiği Fransa’ya bu kez 48-42’lik yakın bir maç sonucunda yenilen Türkiye, üçlü averaj neticesinde üçüncü sırayı alsa da herkes ülke basketbolunun geleceğinden ümitliydi. Turnuva sonunda şampiyonluğa ulaşan Fransızların koçu Robert Busnel, bu olumlu tabloya ilham veren ismi şöyle işaret ediyordu:

Granit, basketbol için doğmuş bir sporcudur. İdeal bir basketbol takımı kurmak için onun gibi üç oyuncu bulmak yeterlidir. Bu turnuvadaki oyunuyla da beni tasdik etmiştir ki, kendisi Avrupa karmasına rahatlıkla girebilecek bir kıymettir.
 

Yorumlar Okunma: 8615