Ergi Tırpancı: Yıldız takımdan elenişinden Obradovic Okulu'na yükseliş (Gençalp Kozan) - BasketFaul.com

Ergi Tırpancı: Yıldız takımdan elenişinden Obradovic Okulu'na yükseliş (Gençalp Kozan)

13-12-18 14:58
Şu sıralar Fenerbahçe'den bahsederken konuşacağınız ilk konu büyük olasılıkla rakibin oyun şekli ne olursa olsun öyle ya da böyle alınan deplasman galibiyetleri. Konu Türk oyunculara geldiğindeyse sarı-lacivertliler geçen sezonlardan farklı bir görüntü çiziyor. Ahmet Düverioğlu ve Melih Mahmutoğlu'nun Euroleague rotasyonuna etkili biçimde katılmasının ardından gözler Fenerbahçe'nin geleceğinde önemli yer teşkil edebilecek aday statüsünde bir isim arıyordu.

Henüz Avrupa'da kendini göstermek için zamana ihtiyacı olsa da Barcelona maçının son dakikasında oyuna giren Ergi Tırpancı, Avrupa defterini Palau Blaugrana'da açmış oldu. 2000 doğumlu oyun kurucu, Maccabi'den Deni Avdija (2001) ile birlikte bu sezon Euroleague'de süre alan 18 yaş ve altındaki iki oyuncudan biri. 2.03'lük oyuncu altyapıda uzun yıllar 4 numara olarak karşımıza çıksa da Erdem Can ve Serhan Aydanarığ ikilisinin cesur ve işlevsel kararı sonucu 1.5 yıldır point guard olarak görev yapıyor, bu bağlamda Basketbol Gençler Ligi'nde elde ettiği şans yeni pozisyonuna alışma sürecinde Ergi'nin en büyük yardımcısı. Farklı pozisyonlarda oynayan isimlerin her geçen gün daha fazla değer kazandığı modern basketbolda geleceğe ümitli bakmamızı sağlayan Ergi'yi daha yakından tanıyalım.

BENİ EVDE ZAPTEDEMİYORLARMIŞ
 
Asker kökenli bir aileden geliyorsun. Durum böyleyken spor bir kurtuluş olmaktansa genellikle evin hareketli oğlunu sakinleştirmek ya da utangaç çocuğu sosyalleştirmek için bir araç olarak görülüyor. Sende durum nasıldı?

Ben ilk gruba dahil oluyorum galiba. Yalan söylemeyeceğim, çok enerjik bir çocuktum. Annemler beni pek zaptedemiyormuş, hatta evden kaçmışlığım bile var sanırım (Gülüyor). Bizimkiler de bir çözüm yolu aramaya girişmişler. Bunun sonucunda iki aylığına Fenerbahçe'nin spor okuluna gittim ve devamında altyapıya katıldım.

Girdiğimde altyapıdaki ilk 2000'linin ben olduğumu söylemişlerdi. Hatta o zaman 97-98'liler Minik C takımını oluşturuyordu, ilk adımı oraya atmış oldum. Sonrasında zaman biraz çabuk geçti sanki!

Attığın her adımda Fenerbahçe ile ilgili bir şeylere rastlayabileceğin Kadıköy'de büyüyüp devamında o kulübün A takımında yer almak kulağa hiç de kötü gelmiyor.

Hem de nasıl! Düşünsene, Euroleague şampiyonu olan takımın görüntüleri telefonunun arka planını süslüyor ve kendini bir anda onların yanında buluyorsun. Böyle insanlarla takım arkadaşı olup aynı sahayı paylaşıyor olmak, antrenörümün Obradovic olması... Her biri benim için çok farklı ve özel duygular.

Obradovic'ten önceki Fenerbahçe'ye dair akla ilk gelen şey kurulan pahalı kadrolara rağmen Avrupa'da yakalanamayan başarılar. Çocuk yaşta bir taraftar olarak o günleri nasıl hatırlıyorsun?

Tabii bizim jenerasyon Efes Pilsen dönemine yetişemediği için "Final Four nedir, nasıl oynanır?" gibi konulara biraz Fransız kalıyorduk. Yine de beklentilerimiz vardı, mesela bu salonda Bobby Brown'un 41 sayısıyla Siena'ya kaybettiğimiz maçı hâlâ unutamam. O sezon kaliteli oyuncular da gelmişti ama bir türlü beklenen noktaya ulaşamamıştık.

Takım şu an bambaşka bir seviyede olsa da geçmişte 20-30 farkla biten Barcelona maçları muhtemelen birçok Fenerbahçe taraftarında travma yaratmıştır. Senin ilk Euroleague maçın da Barcelona'nın evi Palau Blaugrana'ya denk geldi, üstelik o gece rakibi âdeta sahadan sildiniz.

Bjelica'nın o salondaki son saniye turnikesini hatırlıyor musun? İlk kez Final Four'a kaldığımız sezonun ortaları olması lazım. O gün aklımdan hiç çıkmıyor. Anılar bu kadar canlı olunca maç akşamı sahaya girdiğimde ister istemez salona dikkatlice baktım. Bir şaşkınlık oldu en başta, sonra içimden "Şu an tam olarak n'apıyorum?" diye sordum. Anlayacağın benim için o günü idrak etmek hiç kolay değildi.

İDMANA ÇIKACAĞIMI BİLE DÜŞÜNEMEZKEN...
 
Fenerbahçe'den bahsedilirken herkes buradaki aile temelli yapıdan söz açıyor. Bunda takımın uzun zamana dayanan birlikteliği de etkili elbette. Bu yapıya sen nasıl kanalize oldun Ergi?

A takıma geçen sezonun başında yükseldim ama aslında o sıralar değil kadroda yer almak, idmanlara çıkacağımı bile düşünmüyordum. Kendimi bir anda burada buldum ve ilk andan bugüne kadar yerli yabancı fark etmeksizin bütün takım bana destek oldu. Daha önce başka bir kulüpte oynamadığım için karşılaştırma yapamasam da buradaki havanın farklı olduğunu hissedebiliyorum. 

Yaşça en yakın olduğum Egehan abiden, en büyüğümüz Sinan abiye kadar herkesin yardımı dokunuyor, yani takımın her bir parçası öğrenmeye ve öğretmeye açık olduğundan dolayı kimsenin diğerine üstünlüğü yok. Tüm oyuncuların takım arkadaşını da düşünerek hareket etmesi gerçekten çok güzel, bu sayede birbirimizden güç alarak hem kendi gelişimimizde hem de takım oyunu adına ileri doğru adım atmış oluyoruz.

YANLIŞ YAPTIĞIMDA HERKES KULAĞIMA FISILDIYOR
 
Mevkidaşların Sloukas ve Dixon'la iletişimin nasıl peki?

Takımdan bir veya birkaç kişiyi ayırt etmem çok zor çünkü buradaki her oyuncu birbirine inanılmaz yardımcı oluyor. Örneğin setlerde bir şeyi unutursam ya da bir hareketi yanlış yaparsam takımdaki herkesin kulağıma doğrusunu fısıldama ihtimali var. Bahsettiğim durum, mevkiden de bağımsız bir şey. Vesely bile yeri geldiğinde oyun kurucunun ne yapacağını söylüyorken nerede olduğunuzun farkına varıyorsunuz işte! Belki ilk başta bir guard olarak "Bana ne yapacağımı neden Vesely söylesin ki?" diyebilirsiniz ama takım olmak böyle bir şeymiş.

Vesely demişken saha görüşü genellikle doğuştan gelen yeteneklerle ilişkilendirilir ama Fenerbahçe'deki oyuncular aşamalı olarak oyunu daha farklı okuyabilir hâle geliyor, topu daha iyi paylaşıyor. Obradovic'in etkisi mi bu?

Takımdaşlık bu işin özü ve bu noktada koç, staff ve yönetimimizin önemi gerçekten çok büyük. Sonuçta takımı onlar bir araya getiriyor. Karar mekanizmasının nasıl işlediğini tam olarak bilmemiz mümkün değil ama kadroda bulunan her ismin önceliğini kendinden ziyade takımın başarısına vermesi tesadüfle açıklanabilecek bir şey değil bence. Koç Obradovic her zaman "Benim takımımda bencil oyuncu olmaz." der.

OBRADOVİC BENİM İÇİN DÜNYANIN 1 NUMARALI ANTRENÖRÜ
 
Fenerbahçe'deki görev dağılımı bu sezon çok dengeli. Daha şimdiden birbirinden farklı senaryolara sahne olan, kahramanını Obradovic'in maçın kendi hikayesinden beslenerek çıkarttığı birçok karşılaşmaya şahit olduk...

Bu yüzden Obradovic! Tam da bu sebeple kendisi benim için dünyanın 1 numaralı antrenörü. Belki oyuncusu o gün beklenen görevi yerine getiremiyor ama koç kalan süreyi ya da ertesi maçı bambaşka bir şekilde oynayıp bunu telafi edebiliyor. Oyuna yönelik yaptığı bir hamle kağıt üzerinde sadece o günü etkilemiş gibi gözükse de aslında sezonun bütününe yansıyabiliyor. Orasına ben de akıl sır erdiremiyorum gerçekten (Gülüyor).

HATA YAP, KOÇ KIZSIN, DAHA KOLAY DÜZELT
 
Koçla tanıştığınız anı hatırlıyor musun peki?

2017 yazı biterken Erdem Can'ın koçluğunda Egehan Arna, Ahmet Düverioğlu, Yordan Minchev ve ben bir haftalığına 2'ye 2 antrenman yaptık. O haftayı iyi geçirdim, sonrasında as kadro geldi ve Erdem abi genç takımdan arkadaşım olan Adem Bayrak'la birlikte A takım idmanlarına çıkabileceğimizi söyledi. Bunu öğrendiğimde çok mutlu oldum tabii ama ilk zamanlar stresten kaskatı kesilmiştim, kendi kendime sürekli "Acaba nerede dursam, Obradovic kızacak mı kızmayacak?" gibi sorular soruyordum. O konuda takımdaki abilerimin gerçekten büyük destekleri oldu, herkes "Hata yap, koç kızsın ki daha kolay düzelt." şeklinde telkinde bulunuyordu. Açıkçası en başta ben de "İdman oyuncusu olduğum için koç benimle ilgilenmez zaten." diye düşündüm.

Tahminimin tam tersi oldu ve koç daha ilk antrenmandan oyunu benim için durdurdu. Kimsenin herhangi bir ayrıcalığı yoktu; tecrübeli oyuncular, biz gençler, denemeye gelen yabancılar... Obradovic hepimiz için antrenmanı durduruyordu ve kendisinin ne kadar büyük bir koç olduğunu o an bir kez daha anladım. Soruya gelirsek bahsettiğim idmanın başında merhabalaşarak tanışmış olduk (Gülüyoruz).

TABİİ Kİ KORKUYORUM
 
Zaman zaman korktuğun anlar hâlâ oluyor mu?

Tabii ki! Sonuçta size verilen bir sorumluluk var ve antrenmanda bile olsa takım için olumsuz bir şey yapmak istemezsiniz. Kastettiğim şey biraz da hedeflerimle ilgili. Şu an geldiğim noktada amaçlarımdan ilkini gerçekleştirmek için bazı adımlar atmaya çalışıyorum ve bunlar yavaş yavaş olacak şeyler, farkındayım. Elime böyle bir şans geçmişken de kaybetmek istemiyorum çünkü buraya bazı zorluklardan geçerek geldim. Endişem bu yüzden ama bu korkuyu daha çok çalışıp sahaya her geçen gün daha iyi şeyler koyarak yenmeye çalışıyorum.

BGL MAÇINDAN ÇIKIP METROBÜSLE KAMPA GİTTİM
 
A takımda ilk sayılarını kaydettiğin Arel Üni. Büyükçekmece karşılaşmasından bahsedelim istersen. Maç sonunda verdiğin röportajda yüzünde mutluluk ve heyecan karışımı bir ifade vardı. Nasıl geçti o gün?

Bir gün öncesinde Basketbol Gençler Ligi'nde Galatasaray'la oynamıştık, maç Ataşehir'deydi. Çıkışta hemen metrobüse geçtim, tabii Büyükçekmece'ye gitmek için ilk duraktan son durağa kadar gitmeniz gerekiyor. O yolda sadece basketbolu değil, hayatı da derinlemesine sorgulamak için vaktim oldu (Gülüyor). Ama giderken  bençte oturacağımı düşünerek kendimi olumsuz bir şeye şartlamadım, zaten hem antrenmanlarda hem de kadroya girdiğim maçlarda umutsuzluğa kapılmaktansa şans geldiği takdirde en iyisini verebilmeye odaklanıyorum. O gün de böyle düşünüyordum. 

Akşam kamp yaptığımız otelde kaldım, sonra maç günü geldi tabii. Karşılaşma esnasında da çok talihsiz bir şey yaşadık, Tyler Ennis sakatlandı. Hem takım arkadaşımızı o şekilde görmek hem de bir sporcunun 1 senesini aniden nasıl kaybedebileceğini hatırlamak insanın psikolojisini allak bullak ediyor. Bunları düşünürken bir yandan da bençte oyuna girmek için bekliyordum. Koç oyuna sokmak için seslenir seslenmez "Maça saygı duy!" dedi, fark ne kadar olursa olsun aynı disiplinle sahada olmamız gerektiğini her zaman vurguluyor. Oyuna girdim ve Allah da yanımda oldu sanırım, ilk şut girince devamı geldi.

Malum üçlüğü sokup savunmaya döndüğün birkaç saniye senin için paha biçilmez olsa gerek.

Şüphesiz! Oyuna girerken tıpkı ilk antrenmandaki gibi bacaklarım kaskatı oldu, enerji fazlalığı da var tabii. Nasıl ifade etsem bilemedim ama başka boyutta hissediyorsun kendini, yerin altından çekilmesi gibi bir şey. O üçlük girince kasılan vücudum bir anda rahatladı sanki, daha fazlasını da yapabileceğime inandım ve devamını getirmek istedim. Böylece toplamda 7 sayı gelmiş oldu. 

BABAM BENİMLE BİRLİKTE BASKETBOLU ÖĞRENDİ
 
Kadıköy'de yetişen bir çocuk olarak kulübün tüm yaş gruplarında sırasıyla yer alıp A takımla maçlara çıkıyorsun. Yolun hâlâ çok başındasın ama olaylara bütün olarak bakınca sanki bir hayalin gerçeğe dönüşmesi gibi, değil mi?

Kabul ediyorum A takım heyecan düzeyinin daha yüksek olduğu bir platform ama benim için gerçekten fark etmiyor. Çünkü hepsinden öte üzerimdeki formada Fenerbahçe arması var. Zaten evdeki herkes Fenerbahçeli, maç kaçırmayan bir ailem var. Ben de bu sevgiyle büyüdüm ama evde takip edilenler şu an biraz değişti. Basketbol izlemeyen babam benimle birlikte basketbolu öğrendi, futbolu bırakıp iyi bir basketbol izleyicisi hâline geldi (Gülüyor).

YILDIZ TAKIMINDAYKEN ELENMİŞTİM
 
Az önce kariyerinin bazı kısımlarında zorluklar yaşadığından söz etmiştin. Kastettiğin şey 4 numaradan 1 numaraya geçiş süreci miydi?

Hayır, hayır! Yıldız takımda oynarken Fenerbahçe'den elenmiştim, ondan bahsediyordum. O dönem 2000'liler olarak Yıldız B'yi oluşturuyorduk ve bir sonraki yıl bizim yıldız sezonumuz gelecekti. Fakat bizim aramızdan o gruba sadece 1-2 kişiyi seçip takımın geri kalanını 2001'lilerden oluşturmayı uygun gördüler. Biz de kulüpten lisansımızı alıp açıkta kaldık. Tabii bunlar 1 gün içinde oluyor, ben de durumun şaşkınlığıyla hüngür hüngür ağlamaya başladım. Ağlamamın sebebi de elenmek değil, Fenerbahçe'de bir daha forma giyemeyecek olmaktı.

Benim için çok değerli olan Ozan abim var, belki tanıyorsundur: Ozan Havuzlu. Kendisi şu an Anadolu Efes yıldız takımının başında, benim de hayatımı değiştiren insan. Biz Fenerbahçe'den ayrıldıktan sonra Ozan abi Selimiye Spor Kulübü'nde yoğun çabalarla bir yıldız takım kurulmasını sağladı, rotasyonu da tamamen Fenerbahçe'den ayrılan oyuncular oluşturuyordu. Tabii takımdaki herkeste elenmenin verdiği bir boş vermişlik var, "Zaten bizden bir şey olmaz." kafasındayız. Ama nasıl olduysa elenmişler olarak İstanbul Ligi'nde gruptan çıkıp devamında Türkiye Şampiyonası'na kaldık.

Kadro da bir o kadar ilginçti. Takımda rotasyonu 6-7 kişi oluşturuyor, ben 4 numara oynuyorum, pivotumuz benden kısa... Anlayacağın durum bayağı karışıktı. O yıl benim için dönüm noktalarından biri oldu, ligde sayı kralı olup ribaundlarda da sezonu ikinci sırada tamamladım. Fakat bu kendi skoruma oynama şeklinde değildi, o takımla gösterdiğimiz mücadele bambaşkaydı. Ben de bir sonraki sezon Fenerbahçe'ye bu kez genç takım için geri döndüm.

Spor filmlerinde underdog takımların başarı hikayeleri anlatılır ya sizinki de bana onları anımsattı. Beklenmeyen bu başarıda elenmenin verdiği hırsın bir etkisi yok muydu?

Çalışmanın ürünü aslında. Okul benim için çok önemli, bu yüzden antrenmanları sabah 6'ya alıyorduk. Ozan abi de aralıksız her gün, üstelik Avrupa Yakası'ndan geliyordu. Her sabah, hiç aksatmadan yaptığımız bu idmanlar bana o kadar çok şey kattı ki... O dönem basketbolu pek de bilmediğimi düşünürsek kendimi her noktada geliştirmeye çalıştım, daha iyi şut atmaya başladım, boyum uzadı. Sadece o çalışma rutinini yakalamak bile çok önemliydi.

ERDEM ABİ SORDU: GUARD OYNADIN MI?
 
Döndükten sonra Fenerbahçe'de de uzun forvet olarak devam etmiştin galiba.

Evet, genç takımın ilk senesinde takımın ikinci dört numarasıydım. Belirli bir rolüm yoktu, Selimiye'deki gibi düzen benim üstüme kurulu değildi yani. O sezonun sonunda milli takıma çağrıldım ama 13. oyuncu olarak U18 Avrupa Şampiyonası'na gidemedim. Kulübe döndükten sonra Erdem (Can) abi bana guard oynadın mı diye sordu. En başta bir afalladım çünkü oyun kuruculuğa dair yaptığım en üst düzey şey Selimiye'de topu yarı sahaya kadar getirmekti. Sonra Obradovic de antrenmanda benden guard oynamamı istedi, kısacası Melli'yi savunurken bir anda Bobby'yi tutmaya başladım. 

Alışması gerçekten zordu, bu noktada BGL'deki koçum Serhan (Aydanarığ) abinin de büyük katkısı var. Düşün, 12 top kaybettiğim maçlar olduğu hâlde Serhan abi beni oyun kurucu oynatmaktan vazgeçmedi. İyi ki böyle yaptı. Hem onun ısrarı hem de kondisyonerimiz Erşan abiyle yaptığımız yoğun çalışmaların sonucunda bir yıldır oynadığım yeni pozisyonumda şu an bulunduğum noktaya geldim. Önümde çalışmam gereken uzun bir yol var.

4 NUMARADAN, 1 NUMARAYA GEÇİŞ...
 
Bu, basketbolun sana getirdiği bir hediye gibi sanki. Önceden belirli boy aralıkları için mevkiler arasında kesin çizgiler çekilirken şu an farklı pozisyonları oynayabilenlerin değeri çok arttı. Öngörüsü yüksek koçların sayesinde de sendeki bu potansiyel somutlaşmış oldu diyebiliriz. Bir yandan da çok radikal bir karar değil mi? Sonuçta 2 numaradan 1'e gelmiyorsun, 4'ten 1'e...

Geçen sene beni bununla ilgili arayan o kadar çok kişi oldu ki... Herkes "Oğlum maçını gördüm YouTube'da, guard oynuyorsun. Hayırdır?" tarzında sorular soruyordu. Ben de "Öyle valla, ben de bilmiyorum." şeklinde cevap veriyordum (Gülüyoruz). Dediğin gibi radikal bir karar fakat uzun forvet olarak kalsaydım oyuncu olamayacaktım, bu çok açıktı. O zamanlar asıl isteğim topu yere vurabilen bir uzun olarak 3 numaraya geçmek olsa da koçlarım guard oynamamı söyleyince hayatımın seyri değişti. Belki şu an zorlanıyorum ama bu durumun benim için ciddi avantajları var.

Anladığım kadarıyla Erdem Can ya da Serhan Aydanarığ ile aranızda "Hocam sağ olun, uzun zamandır oyun kurucu olacağım günü bekliyordum." minvalinde bir konuşma geçmemiş.

Öyle... Zaten geçen sene top kayıpları havalarda uçuşuyordu, topu her vurduğumda rakipler bir top daha çaldı sanki (Gülüyor). Top kontrolünün haricinde basketbolu oyun kurucu olarak oynamak gerçekten bambaşka bir görüş sağlıyormuş. İşin satranç kısmını da yavaş yavaş öğreniyorum çünkü oyunun her saniyesi karşı takımı da analiz etmek zorundayız. 4 numara oynarken insanın aklında perde sonrası dışa açılıp şutumu sokayım gibi şeyler oluyor, yani kendi oyununa odaklanıyorsun. Guard olduğunda ise kendi takımını, setleri, rakip savunmayı, kısacası maç içinde gelişebilecek her şeyi düşünmen lazım.

Özellikle genç takımdaki arkadaşlarınla ilişkin ister istemez değişmiştir diye tahmin ediyorum.

Öncelikle iletişim kesinlikle daha mühim hâle geldi! Bir de uygun pozisyonda pas verilmediği zaman arkadaşlarımın ne hissettiğini çok rahat anlayabiliyorum çünkü kendim de geçmişte onların oynadığı pozisyonlarda süre aldım. Bunun da etkisiyle sahadayken gözümü sürekli açık tutup takımı oynatma gayesindeyim.

KIRILMA ANI: ALBERT SCHWEITZER TURNUVASI
 
Alışma sürecinde yaptığın top kayıplarından konuşmuştuk. Böyle büyük değişimler yaşarken demoralize olup pes etmek her insan için kuvvetle muhtemel. Bu sancılı dönemi yaşarken "Ben galiba doğru yola girdim." dediğin bir kırılma anı var mıydı?

Geçen Nisan ayında milli takımla katıldığımız Albert Schweitzer Turnuvası önemli bir eşikti. Çünkü orada tekrar uzun forvet oynayınca bir nevi kendi mevkimin kıymetini anlayıp oyun kurucu pozisyonunda gelişmek zorunda olduğumu, ileride milli takımda dahi guard oynayacak seviyeye gelmem gerektiğini düşündüm. Tabii bizim jenerasyonda Eray Aydoğan ve Mert Akay gibi yıllardır guard oynayan, çok değerli isimler var. Böyle iki iyi oyun kurucuyu izleyince kafamda "Onların arasında ben de bir şeyler göstereyim ki şu anki pozisyonumdan bir an önce kurtulayım." düşüncesi oluştu. Almanya'daki o turnuvada farkına vardıklarım benim için bir kırılmaydı gerçekten.

Geçen yaz U18 Milli Takımı'mız için pek iyi geçmedi ancak başka bir açıdan bakarsak şampiyonanın devamında gümüş madalya alan Letonya'ya son topta kaybetmiş olduk. Sen orada da 4 numara oynamıştın...

Takıma katılmadan önce kısa forvet olarak oynarım diye tahmin ediyordum ama takımdaki rotasyondan dolayı Ömer (Uğurata) abi 4 numarada şans verdi. Son dönemde orada oynamadığımdan dolayı biraz zorlansam da şampiyonada elimden geleni yapmaya çalıştım.

BOGDAN ŞUT SOKAMAYINCA GECE 12'DE SALONUN IŞIKLARINI AÇTIRIYORDU
 
Soracağımı kolaylıkla tahmin edebileceğin bölüme gelelim yavaş yavaş: Bogdan Bogdanovic. Onu örnek almanın sebebi sadece yaşadığı şampiyonluklar değil sanırım.

Bogdanovic buraya geldiğinde büyük bir potansiyeldi, çok iyi yerlere gelmesi zaten bekleniyordu ama yeteneklerini burada öyle bir işledi ki... Bence Avrupa kariyerine  son noktayı da İstanbul'daki Final Four'dan ziyade efsane OAKA performansıyla koymuştu. Beni asıl etkileyen tarafı ise şut sokamadığı maçların ardından gece 12'de, sabah 7'de salona gelip ışıkları açtırması oldu. Bunları ben o zaman A takımda olmadığım için nadiren gözlemleyebiliyordum fakat kulüpte hâlâ konuşuluyor. Bogdanovic; NBA'de de gösterdiği üzere hiçbir zaman durmayan, hangi yönü eksikse çalışıp üzerine giden birisi. Onu bu yüzden çok seviyorum!

Bogdan'ın da geçmişte bu parkede top sürdüğünü, aynı çemberlere şut attığınızı bilmek etkileyici geliyor mu?

Özenmemek elde değil fakat aklımda ve hayalimde önce iyi bir lig oyuncusu olup sonrasında Euroleague'de söz sahibi isimlerden biri olmak var. Her şey adım adım olmalı ki zaten Bogdanovic de bu aşamalardan birer birer geçti. Burada benim için en önemli nokta böyle oyuncuların saha dışı karakterlerinden öte çalışmanın önemine olan inançları ve azimleri. 

Dediğin gibi Bogdanovic, Dusko Vujosevic'in Partizan'ından buraya geldiğinde halihazırda aldığı sorumluluklar vardı ama potansiyelinin henüz yarısındaydı sanki. Obradovic, Bogdan'dan takımının Euroleague şampiyonluğuna önderlik edecek bir lider yarattı...

Potansiyeli gerçeğe dönüştürme noktası bence tam olarak bu, koçumuz başyapıtlarını tek tek ortaya çıkaran bir sanatçı gibi âdeta. Elbette oyuncunun da payı var, Bogdanovic koçun uyarılarına bu kadar açık olmasa bekleneni veremeyebilirdi. Aslında tam da bu sebeple Obradovic'in bana bağırmasını bazen daha çok istiyorum. Koç ileri gitmek istediğimi görsün ki bağırsın, bağırsın ki ileri doğru gidebileyim. Burada gelişmekten başka bir çarem yok ve ben bu meydan okumaya girmek istiyorum.

BGL'DE ALDIĞIM HER SORUMLULUK ALTIN DEĞERİNDE
 
Basketbol Gençler Ligi'nde aldığın sorumluluk bu yolda sana ne kadar yardımcı oluyor?

Bu yıl son altyapı sezonum ve oynamaya çok ihtiyacım var. İdmanlarda öğrendiklerimi, BGL'de uygulamaya geçirmem gerekiyor. Orada aldığım süreler benim için çok değerli çünkü A takımda o sürelere yaklaşıp daha fazla top kullanmam ya da liderlik özelliğimi ortaya koymam mümkün değil. Sonuçta önünüzde Avrupa'nın en iyileri var. BGL'de aldığım her sorumluluk altın değerinde.

Finali bir klasikle yapalım: Bu takımın en genç oyuncusu olarak taraftara mesajını iletir misin?

Koçun da belirttiği gibi bu takım dolu salonda oynamayı hak ediyor. Daha önce burada birçok önemli maçı tribünden izledim ve taraftarımız karşılaşmalara inanılmaz etki etti. Benzer atmosferleri diğer bütün maçlarda yakaladığımızın hayalini kuruyorum ve herkesi salona davet ediyorum. Ortaya konan güzel bir oyun var, aynı zamanda yenilmezlik serimiz mevcut. Hepsini geçtim, Koç Obradovic bunu hak ediyor. O, bu takım için gece gündüz çalışan bir insan. 

Yorumlar Okunma: 12904