Basketbolumuzdaki Jenerasyon Söylemine Eleştirel Bakış (İlker Yıldız) - BasketFaul.com

Basketbolumuzdaki Jenerasyon Söylemine Eleştirel Bakış (İlker Yıldız)

03-03-19 13:26
20. yüzyılın başlarından itibaren dünyada nesiller arası, kültür ve yaşam tarzları arasındaki farklılıklar çok daha hızlı gerçekleşmeye başladı. Bunda kuşkusuz modern dönemle birlikte gelen değişimler çok etkili olmuştur. Modern dönemle birlikte, geleneksel toplum yapısının etkisinin azalması, kültürel süreklilikte yaşanan kopmalar ve modern dönem anlayışı tarafından geleneksel toplum yapısının dinamiklerinin küçümsenmesinin de etkisi çok fazlaydı.
Geleneksel toplum yapısı içerisinde kişi daha çok sorumluluk almakla birlikte, aidiyet bilincine de sahipti. Oysa modern dönemle birlikte insan, geleneksel kültür yapısından farklı olarak; birey olmayı, her şeyin merkezinde kendini (benmerkezcilik) görmeyi ve kısacası tanrının yerine kendini koyma düşüncesini ön plana geçirmeye başladı. Bu benmerkezci anlayış, toplumsal bütünleşme ve toplumsal iş bölümünün de azalmasına sebebiyet verdi. Aslına bakarsanız, topluma ait ol(a)mama ve birey olamama sürecini son yüzyıllarda insanoğlunun var olduğundan itibaren yaşadığı en büyük kriz dönemi olarak görebiliriz. Bu nedenle de son yüzyılda hiç olmadığı kadar nesiller arası farklılıklar ve hatta uçurumlar oluşmaya başladı.
Bir toplumun sanat, felsefe ve spor gibi birçok alanda ürettikleri, o toplumun niteliğiyle irtibatlıdır. Şehirleşme tam da bu bakış açısının neticesinde zorunluluk halini alıyor. İster buna medeniyet deyin, ister uygarlık, ister başka bir kavram ama neticede insanoğlu muhakkak temel ihtiyaçları dışında kalan diğer ihtiyaçlara yönelmeye başladığı zaman, gerçek var oluş sorgulamasına başlıyor. Tıpkı Fernand Braudel’in “Kapitalizm’in Kısa Tarihi” kitabında bahsettiği gibi: Artık değer ile birlikte Felsefe yani bilginin kaynağı arayışı da başlıyor. Bunun neticesinde de sanat, felsefe, spor gibi birçok alan insan için merak konusu oluyor. Bu merak aslında insanın kendini tanımaya duyduğu meraktır. Ülkemizin yetiştirdiği büyük felsefecilerimizden ve yaşayan feylesofumuz Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı da merak konusunu çok önemsemekte ve dehaların en önemli özelliği olarak da “merak”ı görmektedir.
Modern dönemle birlikte gelen en büyük kaos tabiî ki kapitalizmdir. Kapitalizm, adeta insan yaşamını altüst etmektedir. Bu da toplumların olmazsa olmazı olan kültürel aktarımı çok ciddi şekilde kesintiye uğratmıştır. Geleneksel toplum yapısında çok önemli olan mahalle ve sokaklarımızın toplumsal bütünleşmedeki rolleri artık yok denecek kadar azaldı. Oysa bir toplumun en önemli sosyalleşme alanları mahalleler ve sokaklardı (Basketbolumuzun sokaklara yayılmalısını bu nedenle çok önemsiyorum). Hatta bir ailenin yaşamı boyunca kaldığı evlerimizin ömrünün dahi azaldığını (evlerimizin ömrü en fazla 30-40 yılla sınırlı kaldı. Oysa geleneksel yaşamda bir evin ömrü 100-200 yıl gibi uzun bir süreydi) ve geniş toplumsal yapıdan, günden güne atomize bir toplum yapısına dönüştüğünü üzülerek görmekteyiz. Kapitalizmin istediği de zaten bu değil mi? Çekirdek aile kavramının bile eski anlamından uzaklaşarak, adeta atomize aile şeklini aldığını görüyoruz. Aynı ev içerisinde ayrı yaşamlar süren ve birbirinden kopuk birey de olmayan bir garip insanoğluyuz artık!
Nesiller arası farklılaşma aynı zamanda dünyamızda yaşanan krizlerle de muhakkak irtibatlıdır. Modern ve ilerleme kavramlarının fetiştirilmesi neticesinde yaşanan hayal kırıklıkları insanları iyice krize soktu. Maalesef doymak bilmez şekilde sürekli yenilik arayışıyla, bir önceki nesil ile olan bağını kopartmakta mahir bir “süreksizlik” hastalığına kapıldık. Bu modernleşme süreci en iyi şekilde 100-150 yıl önce yazılmış romanlarımızda bulabiliriz.
20. yüzyıldan itibaren yapılan sınıflandırmalarda çoğunlukla 1922-1945 yılları arası geleneksel dönem olarak ifade edilirken; 1946-1964 Ben jenerasyonu, 1965-1980 “X jenerasyonu”, 1981-2000 “Y jenerasyonu” ve 2001’den bu güne olan ise “Z jenerasyonu” olarak adlandırılıyor. Pekâlâ, bu jenerasyonlardan Y ve Z jenerasyonlarının özellikleri nedir?
Bu jenerasyonların bence en önemli özelliği; ben duygusunun zirve yapması ve kriz anlarını çözemeyecek kadar duygusal yönden zayıf olmalarıdır. Neticede ne olduysa oldu (1.-2. Dünya
savaşı ve ebeveynlerin eğitim verme eksikliği en önemli kırılmalardı) ve artık mızmız bir nesille dünya karşı karşıya. Dünya dünya olalı herhalde bu kadar kırılgan bir nesille karşılaşmamıştır.
Öykü ve öykü incelemeleri ile tanınan Sayın Necip Tosun’un geçtiğimiz günlerde Sakarya Büyükşehir Belediyesi - Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı tarafından düzenlenen Kültür-Sanat Etkinlikleri kapsamında “Dostoyevski Bize Ne Söyler?” başlıklı konferansı vardı. Her zaman olduğu gibi değerli şair arkadaşım Kadir Korkut ile birlikte bu güzel konferansı dinlemeye gittik. Sayın Necip Tosun’un Dostoyevski’yi anlatımı, şahsım adına çok verimliyi oldu. Konuşmasında en çok aklımda kalan cümlelerinin başında şu geliyordu: “Dostoyevski prangalara vurulmuş 4 yıllık kürek mahkûmluğu sürecinde ve 28 yaşından 38 yaşına kadarki hapis hayatından sonra, en çok özlediği şeyin 'yalnız kalmak' olduğunu söylermiş. Hatta nasıl oluyor da insanlar yalnız kalmaktan bu kadar korkuyorlar anlayamıyorum” şeklindeki hayret edermiş.
Günümüzde çoğu kişi ev içi iletişimden uzak şekilde hemen odalarına çekilmekte ve adeta bir roman yazıp okurcasına yalnız kalıp birey olduklarını zannetmekteler. Aslında bu gerçek anlamda bir yalnızlık değil, olsa olsa yalnızlığın bir tür simülasyonudur. Çünkü Dostoyevski’nin bahsettiği yalnızlık hakikatte insanı üretkenliğe iten verimli bir yalnızlıktı. Zaten hapis döneminden sonra Dostoyevski’nin üretkenliğini artmış; “Suç ve Ceza”, “Karamazov Kardeşler” ve “Ölü Bir Evden Hatıralar” gibi şaheser eserler vermiştir. Ancak maalesef günümüzde bir odaya çekilip monolog bir şekilde akıllı telefon, sosyal medya, televizyon vs ile vakit öldürmeyi de yalnız geçirilmiş bir vakit olarak algılıyoruz. Oysa bu bir yalnızlık değil, tam tersi bir tür yalnızlıktan ve kendimize dönük varoluşsal arayışlardan kaçmaktır. Neticede elektronik aletler vasıtasıyla biricikliğini unutan, tek tipleştirilme yöntemiyle bencillik pompalanan bir “ben” nesli ortaya çıkıyor. Bu nesil veya jenerasyonların adı: Y ve özellikle de Z nesilleridir.
Şimdi bu kısa bilgilerden sonra konuyu nasıl basketbola bağlayacağıma gelelim.
Bu problemin basketbolumuzdaki en önemli yansımasının ise; her şeyin merkezinde kendini gören, maçın kriz anlarında sorumluluktan kaçan, paraya gelince akılcı ama herhangi bir başarısızlıkta duygusallık psikolojisine sarılan, taraftar tepkisini çekmekte çok mahir ama tepkiye karşı küstüm ben oynamıyorum diyen, giydiği formanın ve temsil ettiği değerlerin kıymetini bilmeyen, o maçta oynarım diğerinde oynamam diyen gibi birçok farklı tepkiler gösteren sporcularla çokça karşılaşmamız olsa gerek.
Başta veliler olmak üzere, kişisel gelişim uzmanı diye geçinenlerin yanlış yaklaşımları sonucunda kendi ellerimizle, kırılgan ve sorumluluk bilincinden uzak nesiller daha ne kadar yetiştireceğiz? Bırakın çocuklarınız spor yaparken düşsünler, üzülsünler, kaybetsinler (küçük yaşlardaki çocuklarımıza, oyunlarda kaybetmek kadar öğretici çok az şey vardır)… İnanın bu kriz anları onları daha güçlü hale getirecektir. Yeter ki çocuklarınızı rahat bırakın ve onlara başta sorumluluk bilinci olmak üzere, adalet ve merhamet aşılayın.
Şımartılmış ve hemen her şeyde psikolojisi bozulur diye hayatın zorluklarıyla yüzleştiril(e)meyen nesillerden ne bekliyoruz ki? Yıldızı bir anda parlayan ama bir anda da sönen sporcu sayımız o kadar fazla ki, inanın herhalde bu alanda dünya rekoruna oynayabiliriz. Bu nedenle de sürekli olarak basketbolda bir jenerasyon sevdasına kapılınması ve bu jenerasyonlarla da büyük başarılar yakalayacağız şeklindeki söylemlerin çok doğru olmadığını düşünüyorum. Yıllardır basketbolda bir felsefemiz olması gerektiği, ekol kurmamızın tek çıkış yolumuz olduğunu söylememdeki asıl neden de buydu. Çünkü artık “Z” kuşağı gibi bir kuşak var ve bu kuşaktaki gençlerde, basketbola “ADANMAK” anlayışını beklemek büyük hayalcilik olur. Çok büyük yetenekler olarak lanse edilip de şimdilerde parkelerde olmaları gerekirken, daha çok sosyal medyada performans sergileyen birçok genç! (artık genç de değiller ya) basketbolcumuz var. Büyük basketbolcular yetiştirmek adına, oyuncu havuzumuzu o kadar çok arttırmalıyız ki bu gençler “biricik” olmakla, “vazgeçilmez” olmak arasındaki farkı anlasınlar. Kendilerini genç oyuncular arasında ciddi bir rekabet ortamında bulmaları gerekiyor, aksi halde bizlerin söylemleri pek netice vermeyecektir. Bu gençler TBSL veya TBL’nin atmosferine uygun zamanda ve basketbola aç şekilde geçiş yapmalarının sağlanması gerekiyor.
Kısacası bir jenerasyon arayışı gibi işi şansa bırakmak artık “Z” kuşağı için imkansıza yakın. Kurtuluşumuz süreklilik arz eden bir ekol kurmaktan geçiyor ve zor olan da aslında budur. Jenerasyon beklentisi ise hem kısa vadeli hem de kendi kendimizi avutmanın bir yolu olarak retorikte kalıyor.
Her şey basit olduğu için mi bu kadar zor. Belki de en zoru basit olanı yapmaktır… İnsan çok karmaşık bir varlık!

(Not: Bu metnin yazılmasını sağlayan en önemli unsur, modernlik/modernite/modernizm/modernleşme kavramları ilgili derinlikli ve keyifli konuşmalarımız neticesinde bana ilham kaynağı olan Sayın Prof. Dr. Yılmaz Daşçıoğlu, Sayın Necip Tosun ve şair arkadaşım Sayın Kadir Korkut’un düşünceleridir.) 

Yorumlar Okunma: 3797