Spor yazarı olmak (İlker Yıldız) - BasketFaul.com

Spor yazarı olmak (İlker Yıldız)

13-03-19 11:37
Yazılarımda yeni bir yol açma yeni bir üslup kazandırma ve biraz da Ali Şeriati’nin “sizi rahatsız etmeye geldim” ifadesinde olduğu gibi farklı bir dil kullanmaya çalışıyorum. Branşım gereği de istatistiklerle aramın iyi olduğunu söyleyebilirim. Yazılarımı takip edenlerin bildiği gibi çoğu yazımın temelini istatistikler teşkil etmekte. Açıkçası istatistikleri de hem önemsiyorum hem de onların yorumlanması sayesinde basketbolumuz adına birçok net sonuca ulaşabileceğimizi de düşünüyorum. Ancak spor yazarlığı (özelde basketbol yazarlığı) sadece bu olmasa gerek. Yazarlık verileri analiz etme, araştırmalar yapma ve bilimden yararlanmanın dışında da öznellikler içermektedir. Yani bilginin kaynaklarını sadece birkaç şeyle izah etmek yetersiz kalmaktadır. Mesela, ileri görüşlülük, hissetmek ve sezgi (Henri Bergson felsefedeki öncüsüdür) gibi birçok öznellik de bir bilgi kaynağıdır. Yazar birçok bilgi kaynağından da yararlanmasını bilmeli, aynı zamanda da disiplinler üstü çalışarak alanına derinlik katmasını da sağlamalıdır.

Türk Spor Yazarlığında Zirvelerden Biri: İslam Çupi

Spor yazarlığı denilince aklıma ilk önce 2001 yılında kaybettiğimiz İslam Çupi ve basketbolumuzun yaşayan feylesofu Sayın Yalçın Granit gelir. 6 yaşımdan itibaren başta basketbol olmak üzere spora merakım başladı ve ilk okuduğum kitaplarda spor ansiklopedileriydi. Daha sonra da spor yazarlarıyla tanıştım ve bunların başında da rahmetli İslam Çupi vardı. İslam Çupi’nin yazılarında çoğunlukla edebiyat eserlerindeki üslup ve derinlik vardı. Ayrıca hemen hemen yazılarında bahsetmediği konu yoktu ve bu konularla ilgili yazılarda çoğunlukla derinlikliydi. Öznel düşüncelerini, duygularını, öfkesini, sitemini, coşkunluğunu bu yazılarda bulurdunuz. Zaten İslam Çupi’nin spor yazılarının, edebi dile yakın yazılar olmasını sağlayan da bilimsel dilin kuruluğundan uzak kalmayı başaran, canlı ve akışkan diliydi.

Mesela vefatından hemen önce kaleme aldığı “Tribündeki Edebiyatçı (16 Ocak 2001, Milliyet)” yazısının başlığı bile, anlatmak istediğimi özetler niteliktedir. Bu köşe yazısında bir zamanlar Milliyet’in spor sorumlu müdürü olan Namık Sevik’in her alanda şöhret olmuş kişilere Milliyet spor sayfasında yer açmasından bahseder ve önemli edebiyatçılarımızdan Necati Cumalı ile olan konuşmasından bir bölümü aktarır: “Türkçeyi bir sihirbaz gibi kullanan şiir‚ öykü, roman ve tiyatro eserleriyle Türk hatta dünya edebiyatındaki yerini alan Necati Cumalı, “tribündeki edebiyatçı” başlığı ile Milliyet spor sayfasında yazılar yazıyordu. İnce ve heceleri biribirine rahat geçiren bir sese ve Balkanlardan kopup gelen beyefendiliğe sahipti. Bazen bana sitem eder ve bu kadar usta yazarlığımı niye hikâye ve romana atmadığımı yana yakıla söylerdi. Bense yaptığım mesleğin ve yazı yazdığım sahanın kudretlerinden söz eder ve yapılmayacağını bile bile ‘Daha ilerki yıllar belki olur’ derdim.”

İslam Çupi’nin vefatından yıllar geçti ama İslam Çupi denildiği zaman ilk akla gelen de hep o edebi üslubuyla ve çeşitliliğiyle kaleme aldığı yazılar gelir. Sonrasında aynı edebi üslup, derinlik ve çeşitlilikte yazılar yazan “spor yazarı”na çok fazla rastlayamadım. Kendi üslubunu oluşturan spor yazarı sayısı ise iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda desem yanlış söylemiş olmam, ama maalesef hakikatte bu. Spor yazarlığımızın genel durumu ne ise, ülke sporumuzun genel durumu da ondan farksız olmayacaktır. Maalesef popüler söylemlerin ön planda olduğu başta futbol olmak üzere birçok alan kapitalizm ile bağını artırdıkça, nitelikten ziyade nicelik daha ön plana çıkar oldu. Neticede de spor yazıları; pek itibar edilmeyen, önemsenmeyen, derinlikli olmayan, güncel söylemlerin ağırlıkta olduğu, bir çözüm önerisi getirmeyen, reaksiyoner ve tekdüze bir anlayışta yazılan yazılar olarak algılanmaya başlandı.

Tekdüze, Ruhsuz ve Sıradanlıktan Kurtulmak

Tekdüze, ruhsuz ve sıradanlık içeren yazım hayatına (spor/basketbol yazarlığı) yeni bir canlılık katma düşüncesinde olan spor yazarı sayısı çok az. Disiplinler üstü bir dil kullanarak, basketbolun sosyolojisi, felsefesi hatta edebiyatı yapılarak, zengin bir yorum alanı açma gayreti içerisinde olmak aynı zamanda basketbolumuzun da gelişiminde önemli bir etken olacaktır. Basketbolun (diğer bütün spor dallarında olduğu gibi) sadece parkedeki performanstan ibaret olmadığına, parkenin bir sonuç

olduğuna, bu sonucun olumlu anlamdaki seyri adına da birçok alanın (yöneticiler, ebeveynler, antrenörler, medya, yazarlar vb) nitelikli hale gelmesi gerektiğini artık kabul etmemiz gerekiyor.

Spor Yazarlığı İçin Disiplinler Üstü Çaba Gerekir

Cemil Meriç, “Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk Sosyalist” kitabında Batı’da sosyolojinin kurucusu olarak Saint-Simon (1760-1825)’u görmekteydi (İbn Haldun’un sosyolojinin kurucusu olarak nitelendirilmesi de mevcuttur). Ancak sosyolojinin Batıda en büyük ismi olarak çoğu akademisyen Saint-Simon’dan daha çok Fransız yazar Honoré de Balzac (1799-1850)’ı görmekte. Çünkü Balzac romanlarında kendi toplumunu o kadar iyi analiz etmektedir ki, bu da sosyolojinin en büyük isimlerinden biri olarak nitelendirilmesini sağlamaktadır. Bu da gösteriyor ki kendi toplumunun sorunları üzerine dair roman ve hikâyeler yazmak, başlı başına bir sosyoloji yapmaya eş değerdir. Felsefe, edebiyat ve sosyoloji tahlilleri yapmak için illa da bu alanlarda bir diplomaya sahip olmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Tabiî ki uzmanlık çok önemli ve değerlidir, ama bundan da önemlisi daha geniş açıyla bakabilmek için doymak bilmez bir merak ve o alanla ilgili derde sahip olmak gerektiğidir. Ünlü edebiyatçı Dostoyevski’nin eserleri, varoluşçu felsefenin önemli isimleri tarafından (Jean-Paul Sartre, Martin Heidegger gibi) kendi düşünceleri adına ilham kaynağı olduğunu da düşündüğümüzde, halk arasında “bana hikâye anlatma” ifadesinin aslında çok kıymetli olduğunun bilinmesi de gerekiyor. Adeta çoğu düşünce edebiyatla yani hikâye ile başlıyor. Keşke herkesin hayatında bir hikâyesi olabilse, işte o zaman belki de yaşamımız nesnelerle olan irtibattan çok daha derinlikli anlamlar içerir.

Mevcut anlayış dışında kalan yeni bir üslup ve yeni bir dil kullanmak ilk önceleri hep yadırganmıştır. Çünkü alışılmış rutinin dışına çıkıldığı için mevcut düşünsel konforun bozulması gerekmektedir. Kısırlaşmaya doğru evrilen ve sürekli aynı şeyleri tekrarlayan bir düşünce ortamını genişletmek adına bir aşma çabası adeta düşüncenin kurumasını engelleyen yeni bir su damlasıdır. Bu su damlasının zamanla büyümesini ancak o düşünceye yapılacak nitelikli eleştiriler ile birlikte sağlanabilir. Ben de her zaman namuslu eleştirilerin çok verimli olduğunu düşünen ve bunu hazmedebilenlerin de büyüyeceğine inan biriyim. Mesela beğenir veya beğenmezsiniz ama şiirde “Garip Akımı”nın (Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday) ve “İkinci Yeni”nin (Cemal Süreya, Turgut Uyar, İlhan Berk, Edip Cansever, Ece Ayhan, Ülkü Tamer) yapmaya çalıştığı da şiire yeni bir yol açma çabasıydı. Tabii yeni bir yol açmadan kastettiğimiz bir tıkanıklığı aşma adına yapılan, önceki birikimden de istifade eden devamlılıktır. Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifade ettiği gibi: “devam ederek değişmek, değişerek devam etmek”.

Basketbolumuzun Fikir İşçileri

Basketbolumuzda yeni düşünce alanları açmamız, aynı zamanda basketbolumuzun gelişimi açısından da çok önemlidir. Rahmetli İslam Çupi’nin özellikle futbol başta olmak üzere diğer spor branşları ile ilgili yazıları, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen bir üslup ve düşünce zenginliği elde edilmesi adına muhakkak okunmalıdır. Basketbolumuzda ise yaşayan feylesofumuz Sayın Yalçın Granit başta olmak üzere; Sayın Cem Akdağ, Hayri Pekergin, rahmetli Cavit Altunay ve rahmetli İsmet Badem gibi daha ismini sayamadığım birçok kıymetli değerimizin yazıları da her zaman biz yazarlara ilham kaynağı olmaya devam edecektir. Onlarsız, bizler basketbolda yolumuzu şaşırır ve nitelik olarak da çok büyük kayıplara uğrarız. Sporumuzun bu önemli fikir işçilerinin düşünce ve birikimlerinden beslenerek, sporumuza (basketbolumuza) ortak bir düşünce ve ortak bir dil inşa etmeliyiz.

Edebiyat, spor, felsefe, sanat vs. gibi çoğu alan aslında tahmin ettiğimizden çok daha fazla birbiriyle irtibatlıdır. Atomize olmuş ve birbirinden kopuk ama birbirine muhtaç bütün alanları basketbolumuz adına kuvvetli bağlarla bağlayıp, mıknatıs gibi birbirlerini çeker hale getirmeliyiz. Zenginlik işte bu diyalektikten doğacaktır. Eğer bu birlikteliği başaramazsak; herkes kendi mahallesinin dar kalıplarında Eflatun (Platon)’un mağara alegorisinde olduğu gibi dar düşünce kalıplarına hapsolarak; basketbolu sadece maddi gelire indirgeyen, kendi egosunu tatmin eden ve hırslarına esir olmuş kişilerin dövüş alanına bırakmak zorunda kalacağız.

Dünyanın 1 Numarası Olmak

Bizler, Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun kavramsallaştırdığı “Küre” kavramında olduğu gibi düşünceyi hep birlikte genişletmenin ve zenginleştirmenin yollarını zorlamalıyız. Ancak bu sayede “büyük oyuncular” çıkarabilir ve “dünyanın 1 numarası” olmak gibi hedefleri gerçekleştirebilecek ortak bir akla sahip olabiliriz. Zannedildiği gibi büyük oyuncu yetiştirmek birkaç kişinin yapabileceği ve kolay netice alabileceğimiz bir mesele değildir. Belki birkaç istisnai durumlar olabilir ama bunu bir sistem haline getirmenin mümkün olabilmesi için önce kendi fikir dünyamızda ortak bir dil ve ortak bir amaç belirlememiz gerekiyor. O dil, ortak düşünceye ve o da ortak bir eyleme dönüşecektir. Aksi halde, harcanan emek ve yatırımın karşılığında istenen düzeyde verim alamamaya devam edeceğiz. Tıpkı şu an olduğu gibi. Gençlik ve Spor Bakanlığımızın, sporun hemen her alanında dünya çapında tesisler yaptırmasına karşın, kulüplerimizin (istisna kulüplerimiz hariç) bununla ters orantılı şekilde nitelikli sporcular yetiştirmeyi becerememeleri gibi.

Bakışın Önemi

Ufkumuzu genişletmeden düşünce dünyamız da genişlemeyecektir. Büyük düşünmeden ve büyük hayaller kurmadan da, büyük başarılar yakalayamayız. Sadece mevcut durumla yetinir ve o düzen içinde küçük salınımlar halinde, küçük başarılarla yetinirsiniz. Oysa bizim çok büyük salınımlara ve başarılara hem ihtiyacımız var hem de bunu yapabilecek potansiyelimiz. Batının sömürge anlayışının ilk tohumları okyanuslara açılmakla başladı, yani büyük hayaller kurmalarıydı. Batıyı hâkim kılan ilk öncüler, maceraperestler ve konfordan sıyrılıp cesaret edebilme yeteneğine sahip kişilerdi. Okyanusa açılmak aynı zamanda bir bilinmeze yolculuk ve sonsuzluk içerisinde risk almaktı. Sonunda arzuladıkları maddi gücü edindiler ve dünyada sömürge sistemini kurdular. Şimdi de o dönemden kalan birikimle dünyaya kan kusturuyorlar. Hans Belting’in “Floransa ve Bağdat-Doğu’da ve Batı’da Bakışın Tarihi” kitabında ifade ettiği gibi, Batı dünyaya farklı bir bakış açısıyla bakmaya (perspektif) başladıktan itibaren, düşünsel bir devrim de gerçekleştirdi. Tabii bu düşünsel devrimin sonucundaki sömürgeci anlayışı tasvip etmek mümkün değil ama buradan kendimize de dersler çıkarmalıyız; farklı bir bakış ve cesaret etme eyleminin önemi.

Büyük Oyuncular, Büyük Edebi Eserler Gibidir

Türkiye Voleybol Federasyonu tarafından “Hepimiz Aynı Takımdayız / Türk Voleybolu'nun 60 Yılı” Belgeseli hazırlandı ve bugün itibariyle de TRT Spor yayın akışında yer aldı. Yine Türk voleybolumuz adına, Gülnur Özfer Görgün’ün hazırladığı 1905-1965 yılları arasında doğan ve yaşamlarının oldukça uzun bir bölümünü voleybolla iç içe geçiren 712 kişinin geçmişteki anıları, hikâyelerini içeren 5 cilt, 2250 sayfalık dev bir ansiklopedi “Voleybolun Unutulmazları”, mayıs ayında okuyucusuyla buluşacak. Türk voleybolunda ciddi niteliksel gelişmeler yaşanmaya devam ediyor. Bakıyorsunuz, voleybolumuzda Neslihan Demir Güler gibi dünya çapında oyuncularımız jübile yaparken yerlerine kadınlarda; Zehra Güneş, Ebrar Karakurt ve erkeklerde de Lagumdzija Adis gibi dünya çapında birçok büyük oyuncular da yetişiyor. Ama maalesef ülke basketbolumuzda Hidayet Türkoğlu, Mehmet Okur, Mirsad Türkcan, İbrahim Kutluay, Kerem Tunçeri gibi oyuncularımızın yerini dolduracak büyük basketbolcular çıkartmakta çok zorlanıyoruz. Bunun nedenlerini araştırmadan ve hep birlikte ortak hedefe kilitlenmeden de bu sorunları çözebilmemiz pek mümkün görünmüyor. Büyük oyuncular yetiştirmeyi, dünya çapındaki büyük edebi eserlerin ortaya konulması gibi önemli görmediğimiz müddetçe de sistemleştiremeyeceğimizin farkında olmalıyız.

Çözüm Bulma Adına da Düşüncelerini Söylemeli

Mevcut anlayışların daha ötesinde onları özümseyerek ve aşarak (Hegel’in içermek ve aşmak olarak kastettiği) basketbolumuz adına derinlikli bir düşünce dünyası oluşturmalıyız. Derinlikli bir düşüncenin (ya da felsefenin) eşlik etmediği hiçbir eylem, sistemleşemez ve süreklilik de kazanamaz. Asıl en büyük emek de buradadır, yani fikirsel bir ortak amaçta. Bunu sağlayacak olanların başında da spor yazarları gelmektedir. Herkes Türk basketbolunun sorunlarını çok iyi biliyorsa, o zaman neden çözüm bulunamıyor. İşte burada spor yazarları çıkıp, kendi bilgi birikimi ile bir düşünsel çaba içerisine girmelidir. Mesela ben basketbolumuzdaki sorunun çözümü için: “Ortak hedefimiz dünya çapında büyük oyuncular yetiştirmek olmalıdır. Bu nitelikte oyuncular yetiştirmeye başladığımızda: A milli takımlarımız uluslararası turnuvalarda istikrarlı başarılar yakalayacak, Avrupa Kupalarında suni başarılar geride kalacak, yerli oyuncularımızın kalitesi

sayesinde tribünlerimiz dolacak, kulüplerimiz amacına uygun şekilde daha iyi yönetilmiş olacaklar, kulüplerimizin ekonomik verimliliği artacak ve kolaylıkla sponsorlar bulunarak kulüplerimizin sürdürülebilirliği sağlanılacaktır. Bunların hepsi gerçekleştikten sonra da basketbolumuz kendi ekolüne kavuşacaktır.” Şeklinde bir çözüm yolu içeren cümleler kullanarak, kendi felsefemi de ortaya koyma cesaretinde bulunacağım. Her yazar bu şekilde gerekçelendirmelerle birlikte düşüncelerini açıkça yazarlarsa, büyük bir düşünce havuzu gerçekleşecek ve bu düşüncelerin hepsi pratikte gerçekleşmese bile, çözüm için gerekli olan sinerji yakalanması adına önemli bir adım atılacaktır. Kısacası yazar robot değil ki, nasıl basketbolcu için mental düzey çok etkiliyse yazar içinde duygular en az o kadar etkilidir. Tabii akıl ile duygu arasındaki dengeyi kurmak şartıyla…

Hikâyeniz Olsun

Yazdıklarınız bazen bilim kurgu hikâyelerine, bazen ütopyaya, bazen distopya’ya dönüşür ama sonuçta kendinize ait bir hikâyeniz vardır. Hikâyenizin olması ise olmamasından çok daha iyidir. Kimi zaman düşünceleriniz için size gülerler ve hatta küçümserler de. Ama belki de yazdıklarınız daha ötelere sesleniyordur ve belki de yeni düşüncelerin dile gelmesine kapı aralamışlardır, bunları ancak yaşayarak görebiliriz. Bilinmesi gerekir ki, bütün düşüncelerin ilk tomurcuğu kendi hikâyenizin olmasıyla ve başkalarına da hikâye anlatmanızla gerçekleştiğidir. Hayalleriniz adına yazdıklarınız kimi zaman bilim kurgu, kimi zaman ütopya, kimi zaman distopya kimi zamanda romantik eserler olarak algılanabilir ama eğer söylediklerinizde samimiyseniz o kelimeler muhakkak muhataplarına ulaşacaktır. Yazar olarak amacınız her yapılan işin önce yüreklere dokunmasını sağlamak olmalıdır. Bunu yaparken de bazen öfkenizi de göstermeli ve gizlememelisiniz. Rutinlikten kurtulmanın, konformizmden kurtulmanın bazen tek yolu da bu olabilir.

Yazar olmak tıpkı şair olmak gibi öfkeni de yeri geldiğinde gösterebilmek, okuyucuya güne dair olandan çok daha fazlasını sunabilmek, ufku geniş, dürüst ve güvenilir olmaktır. Sadece istatistikler hazırlamak değildir spor yazarlığı. Önceliği nitelik anlamında kendini doyurmakla birlikte, okuyucuyu da doyurmak ve onunla aynı hedefe birlikte koşmaktır. Yazılarına duyarsız kalınması ve yersiz aşırı övgüler yapılmasından daha çok, nitelikli eleştirel yapılmasının fayda getireceğini bilecek kadar da akıllı olmaktır. Basketbol yazarı olmak, basketbola tutkuyla bağlı olmaktır. Yazılarında profesyonelce kurulmuş cümlelerle birlikte, basketbola tutkuyla bağlı olmanın çocuksu ruhunu da taşımaktır.

Ülke basketbolumuza okyanusun bir damlası ölçeği kadar dahi olsa katkı sunabiliyorsam kendimi bahtiyar hissederim.

Her şey Türk basketbolu için. 

Yorumlar Okunma: 2215