Birlikten kuvvet alan koç: Arda Vekiloğlu (Gençalp Kozan) - BasketFaul.com

Birlikten kuvvet alan koç: Arda Vekiloğlu (Gençalp Kozan)

30-04-19 10:30
Her son sahiden yeni bir başlangıç mıdır? Yola devam edip başlangıçları es geçmeyenler için muhtemelen öyle... 

Koç olarak ilk TBL şampiyonluğunu birkaç hafta önce yaşayan Arda Vekiloğlu için de oyunculuğu bırakmasının ardından gelen Gelişim Koleji yılları böyle yaşanmış gibi görünüyor. 2014-15 sezonunda, henüz 35 yaşındayken gencecik bir takıma önderlik edip öz kaynakların verimli kullanımına güzel bir örnek gösteren Vekiloğlu, iki sezon daha Gelişim Koleji'ne koçluk yaptıktan sonra doğup büyüdüğü İzmir'den ayrılıp bir başka sıcak liman Antalya'nın yolunu tuttu. Genç başantrenör geçen yaz kapanan Antalyaspor'da play-off deneyimini cebine koyarken bu defa sıra iki sezon üst üste Süper Lig'e çıkmayı ucu ucuna kaçırmış, yaşanan maddi sıkıntılara rağmen kadrosunu öyle ya da böyle muhafaza edebilmiş Bursaspor'a gelmişti.

Maçlar başlamadan önce favoriler arasında gösterilen Bursaspor, sezonun asıl hikayesini ise alınan galibiyetler ve ele geçirilen liderlik koltuğu sayesinde değil, gitgide gelişen ve sahadaki 5 kişiyi içine alan oyun anlayışıyla yaratmıştı. Bu anlayış ve takımın gösterdiği mücadele Bursa şehrini de içine aldı ve Avrupa'daki ikinci ligler arasında hatırı sayılır büyüklükte bir grup tarafından desteklenen yeşil-beyazlılar basketbolda 5. yılı dolarken ilk kez Süper Lig'e çıkmaya hak kazandı.

Bursaspor'un hem göze hem de eminim kadrodaki 12 oyuncuya hoş gelen, bireysellikten kurtarılmış basketbol anlayışını Koç Arda Vekiloğlu'ndan dinledik. Yerli antrenörlere umutla bakmamızı sağlayacak cevaplar aldık... 

TBL'nin kendine has özellikleri olduğundan her zaman söz edilir. Bu ligde daha önce başarılı olmuş takımların da belli ortak özellikleri var fakat sizin bu normlarda bazı değişiklikler yaptığınızı düşünüyorum, dilerseniz TBL'nin eşsiz doğasını konuşarak başlayalım...

Neyi değiştirdik sence?

Amerikalı oyuncular TBL’deki her takım için çok önemli çünkü deliciliği buradan sağlıyorlar. Fakat Bursaspor bu denli atletik bir oyuncuya sahip olmadığı hâlde beş kişi birlikte hareket ederek bir şekilde çözüm bulabildi.

Söylediğin gibi kendine ait dinamikleri olan bir ligdeyiz ama normlar da zaman içinde evrildi. Beş sene öncesini düşünürsen daha fazla sertliğe dayalı, kaos basketbolunun hâkim olduğu bir lig vardı. Yerli ve yabancı oyuncuların, aynı zamanda koçların kalibresi arttıkça bazı değişimler yaşandı. Kavga dövüşten daha çok basketbola benzeyen bir hâle geldi aslında. Yine de o dinamikleri koruyor. Sertlik, hakem kararlarındaki toleransın yüksek oluşu...

Bunun yanında ligde oynayan yerli oyuncuların Süper Lig'tekilere kıyasla bazı eksikleri olduğunun ön kabulüyle hareket etmek lazım çünkü oyuna da yansıyan bir durum bu. Bizim ana felsefemizde takımın beraber hareket etmesi, topu paylaşmak ve savunmada yardımlaşmak var. Yani takım sahada her ne yapıyorsa birlikte yapmalı. Bir iki oyuncuya yüklenmekten ziyade rakip o gün kime ne veriyorsa onu almak üzere, herkesin daima hazır olup inisiyatif alabileceği, rakibe ve bireysel form durumlarına göre farklı oyuncuların öne çıkabileceği bir kurgudan bahsediyorum. Zaten bunu serbestlik içinde oluşan düzenin doğal sonucu olarak görmek lazım.

ÖZGÜRLÜK AMA PRENSİPLERİ KORUYARAK...
Serbestlik ve düzeni zaman zaman birbirinin karşısında duran kavramlar gibi algılayabiliyoruz. İkisini birlikte kurgulamak nasıl mümkün oluyor?

Hayatın içinde "Belli sınırlar içinde özgür olmak"tan söz edilir ya hep, öyle düşün. Takım oyununun dışına çıkmayan bir serbestlikten söz ediyorum. Takımdaki ana prensipler bizim sınırlarımız. Oyuncular, oyunun iki tarafında da o çerçevenin içinde kalmak koşuluyla istedikleri gibi hareket edebilirler. Böyle olmasının faydası, oyuncunun kalıbın içindeki bir robot gibi değil de kendi duygu ve içgüdüleriyle hareket edebilmesi. Oyuncu, bu katkıyı takım konseptine zarar vermeden sağlamak zorunda çünkü aykırı davranırsa o an için dışarıda kalmış olacak. Kısacası oyunu anlayış şeklimiz özgürlük ve yaratıcılık getirirken bir yandan da takım üzerine yapılan vurguyu sağlamlaştırıyor.

Zeljko Obradovic maçlardaki özgürlüğü antrenmanda vermediğini, idmanı sürekli durdurarak oyuncunun saha görüşünü genişletmeye çalıştığını sürekli anlatır. Özellikle özgürlük bakımından değerlendirecek olursak sizin antrenman metodlarınız maçlardan farklılık gösteriyor mu?

Özellikle sezonun başındaki idmanlarda ne istediğimizle ilgili uyarılarda bulunmak için, daha çok durdurup daha fazla müdahale ediyoruz. Oyuncular oyunu biliyor olsa da istediğimiz konseptin tam olarak oturması için bu gerekiyor. Oyuncu adapte olduktan sonra antrenmanın mümkün mertebe akıcı olması taraftarıyım, kabul edilemez bir durum fark edersem takımdaki herkesin dikkatini çekecek şekilde uyarıda bulunurum tabii.

SAHNE OYUNCUNUN...
Bu noktada ilkeler devreye giriyor sanırım. Oyunculuğu bırakmanızın üzerinden kısa bir süre geçti, antrenörlük noktasında yarattığınız ilkeler oyunculuk döneminizden izler taşıyor mu?

Oyunculuğu erken bırakmak ya da antrenörlüğe erken başlamak olarak yorumlanabilir bu, ben daha çok ikincisine konsantre olmuş durumdayım. 8-10 senelik, hatırı sayılır bir süre zarfında farklı takımlar adına farklı kategorilerde koçluk yaptım. Hem oyuncu olduğunuz dönemden kalanlar hem de antrenörlük yaparken öğrendikleriniz harmanlanıyor bir yerde. Ama bu işin püf noktası oyuncudan geçiyor. Yani oyuncu saha içinde ya da dışında bir şey yapar, koç bunu görür, daha sonra geliştirip başka oyuncularına iletir... Oyuncunun önemini bilen biri olarak kendi oyuncularıma da bu hissiyatı vermeye gayret ediyorum. Staffınız ile beraber yarattığınız kurgunun önemi yadsınamaz ama sahneye çıkacak olan oyun oyuncuların elinde, nihayetinde aldıkları sorumluluğu kullanıp fark yaratabilecek olanlar yine onlar.

Antrenörlük kumaşınızın Gelişim Koleji’ne dayanması da oyuncu iletişimi konusunda size yardımcı oldu, değil mi? Zira orada üzerine titremeniz gereken genç bir oyuncu grubuyla çalışıyordunuz. Hatta TÜBAD’ın geçen yaz düzenlediği uluslararası antrenör seminerinde Çetin Yılmaz beynin gelişimini tamamlama sürecinden yola çıkarak A takım seviyesinde de oyuncuların gelişmeye devam ettiğini, bu süreçte koçun tavrının önemli olduğunu vurgulamıştı.

Antrenörlük branştan bağımsız da değerlendirilebilecek bir meslek grubu aslında. Bir anlamda ‘‘kişisel gelişim koçu’’ olmanız gerekiyor çünkü insanların hayat felsefesi, gelişmeye olan istekleri ve olaylara nasıl baktıkları işlerine yansıyan bir kısım. Altyapı koçlarının işi bu anlamda daha zor çünkü ilk defa bazı alışkanlıkları kazandırırken vereceğiniz şeyin doğru olması lazım. Sonradan bunların yok edilip yerine yenisini koymak kolay olmuyor. Ben genç takımın altında çok fazla bulunmadım, dolayısıyla belli başlı alışkanlıkları olan oyuncularla çalıştım fakat en azından hak ettiklerini verme konusunda oyuncularımla mesafe katettiğimizi düşünüyorum. İki yaş küçük oyuncuları genç takıma da A takıma da almışlığım oldu. Sahada yaş ya da ırk gibi kavramlar yoktur; oyuncunun tavrı, nitelikleri ve nihayetinde yaptığı iş belirleyicidir. Bunlar doğru olduktan sonra isimler çok önemli değil, nitekim istikrar yakalandıktan sonra oyuncu da bundan zevk alıyor.

Emir Gökalp bunun en iyi örneklerinden biriydi, Gelişim Koleji’nden Antalyaspor’a giderken onu da yanınızda getirmiştiniz. Şu an Galatasaray’da yaptıklarını izlemek sizi gururlandırıyor olmalı.

Beraber çalıştığım herkes için bu geçerli. Neticede kişisel kariyerlerinde gelebilecekleri en iyi noktaya gelmeleri bize gurur verir. Burada maddi bir beklentin de olmuyor, manevi haz söz konusu. Günün sonunda sen oyunculara, oyuncular da sana bir şeyler katmış oluyor. Burada güzel olan, oyuncuyla beraber yarattığımız ortak paydanın kariyerinin herhangi bir noktasında ona fayda sağladığını bilmek.

BABASINDAN GÖRDÜKLERİ...
Şu ana kadar hep özelden genele doğru gittik, yani aldığım cevaplar hep belli bir koç portresi çizmeye yönelikti. Nadir Vekiloğlu’nun bu profilin oluşmasında nasıl bir etkisi var acaba?

Yani doğal süreçte ailenizden birtakım şeyler öğreniyorsunuz elbette. Babamın antrenörlük yaptığı dönemi iyi hatırlıyorum. Karşıyaka’nın ilk şampiyonluğunu yaşadığı o takımın havası bambaşkaydı. Oyuncular, eşleri, yöneticiler… Tam anlamıyla bir aile havası diyebilirim. Oyunculara değer verilen, oyuncuların da antrenörlere saygı duyduğu, buna bağlı olarak her bir oyuncunun bireysel performanslarının zirvesinde olduğu bir gruptu oradaki. O dönemden kendim için feyiz aldığım çok fazla şey olmuştur.

Sanırım yavaş yavaş Bursaspor’u konuşabiliriz. Antrenörlerin gittikleri takıma birlikte çalışmaktan hoşnut oldukları isimleri getirmelerine alışığız ama sizin Bursa’yla olan ilişkiniz biraz tersten ilerledi, yani geldiğinizde kurulu bir düzen vardı. Adapte olmak zor oldu mu, yoksa bunu bir avantaja mı çevirdiniz?

Oynatmak istediğin sisteme yönelik oyuncular almak işin doğasında var tabii fakat antrenörlük, elindeki takıma koçluk yapma yetilerini de ölçen bir mecra. Zor kısmı buymuş gibi duruyor olsa da her koçun kariyerinde illaki böyle dönemler olur, yeri geldiğinde sezon ortasında da takım almanız gerekebilir. Ben işin bu kısmından çok zevk alıyorum, bence koçlar adına önemli bir meydan okuma. Nitekim sezon boyunca heyecanlı olduğu kadar zevkli geçti, pek zorlanmadım diyebilirim.

"OYUNCULAR YÜKÜMÜ HAFİFLETTİ"
Kaptan Recep Doğrusöz’ün kadroya yeni katılan isimlerden biri olmasına rağmen takımı sahipleniş biçimi size yardımcı oldu mu? Gözlemlediğim kadarıyla tıpkı bir abi gibi…

Açıkçası şehri, kulübün kültürünü ve seyircisini bilenler, buradaki tabloyu dışarıdan görüp içinde olmak isteyen grupla birleşince ortaya çok güzel bir kimya çıktı. Sonuçta koçun görevi de bu süreci kolaylaştırmak oluyor. Oyuncuların birlikte gösterdikleri çalışma ahlakı, sahaya çıktıklarında kazanma ruhunu ortaya koyan tavırları benim yükümü çok hafifletti. Bu noktada Recep örnek gösterilecek bir oyuncu. Antrenman saatinden önce gelip bittikten sonra çıkmasıyla, idman ya da maç diye bir ayrım yapmadan verdiği mücadeleyle özellikle genç oyunculara rol model olacak bir isim. Nitekim sezon boyunca kaptan unvanının içini çok güzel doldurdu.

Takıma sezon içinde dahil olan, tecrübeli oyuncularımızdan Evren Büker’in de kaptan sıfatıyla çağırmasak bile o görevi yerine getirmesi çok değerliydi. Kısacası oyuncuların karakteri ve takımın yapısı bir antrenör olarak benim işimi kolaylaştıracak cinstendi. Bir kez daha her birine teşekkür ederim.

Takımınızın en temel hücum şekli savunma kaynaklı geçiş oyunları ve bunu uygulamanın şut, bire bir ve sırtı dönük hücum gibi birkaç yöntemi var. Bursaspor, özellikle sezon başında oyunun sıkıştığı anlarda çözüm bulmakta zorlanabiliyordu fakat İzzet Türkyılmaz’ın kadroya gelişiyle sırtı dönük hücumları çok rahat gerçekleştirip İzzet’e gelen yardımları cezalandırarak alan açabildi. Şampiyonluk hikayesinde İzzet’in takıma katılmasının nasıl bir rolü var?

Dört numara sezon başındaki planlamamızda eksik olan pozisyonlardan biriydi, parçanın tamamlanması için uğraştık ama hem piyasadaki oyuncu portföyü hem de bütçemizden dolayı istediğimiz hamleyi bir türlü yapamadık. Rotasyonun hallolmasıyla takım içinde istediğimiz hamleleri yapma şansı elimize geçmiş oldu. Önceden Can Özcan’ı 4 numara pozisyonunda oynatmak zorunda kalıyorduk, İzzet dahil olduktan sonra onu 3'e daha rahat çekebildik. Bu bize adam değişmeyle ilgili önemli bir hareket alanı sağladı.

Tabii bu pozisyon için tahtaya İzzet'i yazabilmek ayrıca önemli. Gerek bundan önceki kariyeri, gerek potansiyeliyle Türk basketbolu adına kıymetli bir isim. Ölçüleri ve bu ölçülerin içinde barındırdığı yetenekler onu farklı kılıyor. Dış şut, post-up ve pası olması, bunların hepsinden daha önemlisi buraya çok kararlı gelmesi bizim için çok faydalı oldu. Maçın içindeki hareket kabiliyetimizi, taktiksel anlamda esnekliğimizi arttırdı.

Koç parça parça gitmeye çalışıyorum da galiba sıra pivotlara geldi. Beş kişinin beraber hareket ettiği hücumlarınızda Dejan Borovnjak da pas istasyonu olarak önemli bir işlevi yerine getiriyor. Aynı zamanda takımdaki 8 oyuncu maç başına 1.5 asist ve üzerinde ortalamaya sahip...

ÇABUK DÜŞÜN, ÇABUK UYGULA...
Oyuncunun pozisyonundan bağımsız, bizim en çok üzerinde durduğumuz konulardan birisidir pas. Gerek antrenmanda gerek maçta benim ağzımdan en çok şu iki lafı duyarsınız: "pas" ve "daha az dripling". Çünkü artık atletizm ve temponun çok arttığı, oyuncuların daha fazla alan daraltabildiği, savunmaların hem taktiksel açıdan hem de bireysel performans olarak daha yukarılara çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Durum böyleyken takım oyunu, pas trafiği ve sahada ortaya koyacağınız şeyleri daha çabuk yapmak önem kazanıyor. Saha görüşü ve pası iyi olan oyuncular artık çok daha kıymetli.

Mesela bizim takımda sahaya koyduğun 5 kişinin de muhakkak farklı skor tehditleri vardır. Uzun oyuncuysa orta mesafe ve perdeden sonra devrilmek gibi… Bu sayede rakip savunma yardıma gidecekse diğer taraftan da vazgeçmek zorunda kalır. İşte o vazgeçiş anında doğru pası bulabilmek bizim arzu ettiğimiz basketbolu ortaya koyuyor. O pas gecikirse veya hiç fark edilmezse karşı taraf iyi savunma yapıyormuş gibi gözüküyor fakat aslında doğru hücum etmememizden kaynaklı.

Sezonun sizin adınıza en önemli eşiklerinden biri olan OGM Ormanspor maçına değinmek istiyorum koç. Takım o gün hiç olmadığı kadar gergin gözüküyordu. İlk yarıda şutlar girmedi, Orman oyunu iyice sıkıştırdı ve geriye düştünüz. Bursaspor TV YouTube kanalında maç öncesi soyunma odası konuşmanızı içeren bir video vardı, orada oyunculara ‘‘Çıkın ve keyif aldığınız şeyi yapmaya devam edin!’’ diyordunuz. O günü, bir anlamda krizi, nasıl yönettiniz; anlatabilir misiniz?

Sezon içinde farklı kırılmalardan geçmiştik fakat Ormanspor maçı, resmi anlamda olmasa bile kazandığımız takdirde şampiyonluktan bahsedebileceğimiz bir karşılaşma olduğu için oyunculara bir miktar stres yükledi. Kendi seyircinin önünde bu kadar önemli bir maça çıkarken o gerilimi yaşamamak mümkün değil zaten. Açıkçası biz de o gerginliğin yok olmasını değil, oyuncuların bununla baş edebilmelerini istiyoruz. Bunun en iyi yolu bulunduğun ana odaklanmak.

"Anı yaşa, yaptığın işten keyif al!" gibi sloganları herkes kullanıyor ama nasıl yapılacağını anlatan kişi sayısı o kadar fazla değil. Örneğin seyirciyi arkamıza ancak savunma ve mücadeleyle alabileceğimizi takımdakilerle defalarca konuşmuşuzdur. Yani oyuncular yerdeki topa atladıklarında veya rakibe potayı göstermeden 24 saniyeyi geçirdiklerinde çok iyi bir pozisyonu bitirmiş kadar, hatta daha fazla, kutlamaları gerektiğini biliyorlar. Bu anlayış takıma yerleştiyse her biri o anda yaptığı işten keyif alıp başka bir şey düşünmüyor.

Bir de tabii işin düşünce boyutu var. Maç esnasında ‘‘Acaba kazanacak mıyız, kaybedersek n'olur, hata mı yaptım?" vb. fikirler sizi alıkoyar. Zihinler açıksa yıllardır bu işin eğitimini alan insanlar olarak ne yapman gerektiğini bilirsin, 12-13 yaşından beri basketbol oynayan insanlardan bahsediyoruz sonuçta. Biz de takımla sürekli, kafaların ferah olduğu o ruh hâlini yakalamaları için konuştuk. Aramızda yeterince beceri, tecrübe ve basketbol bilgisine sahip karakterli ve savaşçı isimler vardı; konsantrasyonu üst düzeye çıkarmamız gerekiyordu. Bunu başardık ve sonuçlara yansıdı.

ARTVİN DEPLASMANINDA DAHİ BURSASPOR TRİBÜNÜ
Bu sene sizin için de bazı ilkler yaşandı, Gelişim Koleji ve Antalyaspor’daki tecrübelerinizden sonra Bursa’daki kadar büyük bir taraftar grubuyla karşılaşmak eminim farklı olmuştur. Türkiye ortalamasının çok üzerinde bir desteğe sahiptiniz. Bunun yanı sıra Bursaspor, futbol takımının da etkisiyle gelenekleri yoğun olan bir kulüp. Sezon boyunca neler hissettiniz, taraftarlarınızla ilgili dilekleriniz neler olur?

Öncelikle taraftarlarımıza bizi ilk günden beri yalnız bırakmadıkları için teşekkürü borç biliriz. Sezon başında daha az seyirciyle oynarken ortaya koyduğumuz mücadele ve hedefe giden yolun ciddileşmesiyle sayımız çok arttı, salonu tamamen doldurup dışarıda kalma noktasına kadar geldik. Aynı şekilde en uzak deplasmanımız Artvin’de bile bizi desteklemeye gelenler vardı, bu gerçekten çok değerli ve anlamlı bir şey. Daha önce Bursaspor'a karşı rakip koç olarak çıktığımda böylesine bir desteğin karşımda değil arkamda olduğunun hayâlini kurmuştum, oyunculuk dönemimden sahada nasıl bir etki yaratacağını da az çok tahmin edebiliyordum. Maçlar geride kaldıkça fark yaratan bir kitlemiz olduğunu yaşayarak gördüm.

Kulüp tarafına gelecek olursak buraya geldiğimde ciddi manada güçlü ve hedefleri olan bir ekiple karşılaştığımı söyleyebilirim. Şube Başkanı'mız Sayın Sezer Sezgin Bursaspor'un başarılı olması için çok motive, dinamik ve başarılı bir yönetici. Genel Menajer Nedim Yücel yıllarca üst düzey basketbol oynamış, altyapı milli takımlarından beri tanıdığım önemli bir basketbol adamı. Önceki sezonlarda da staffta yer alan Serhan Kavut ve Buğra Bayazit bu camiayı, takımı çok iyi bilen, aynı zamanda çok başarılı koçlar. Malzemecimiz Şevki abi, masörümüz Şeref bu kulübün kültürünü benimsemiş, takımla özdeşleşmiş isimler. Kulübe bu sene katılan Metehan Dursun, yıllardır beraber çalıştığım kondisyonerimiz. Sonuç olarak oyuncu grubu her şeyin önünde olsa da sahaya çıkanların arkasını liyakata inanan güçlü bir ekiple doldurabildik. Her birine minnettarım!

İlk bölümde sadece basketbol antrenörü değil, aynı zamanda ‘‘kişisel gelişim antrenörü’’ olabilmenin öneminden bahsetmiştiniz. Üst seviyede daha fazla yabancı oyuncuyla çalışıldığı için çok kültürlü yapılara aşina olmak özellikle kişisel gelişim koçluğu noktasında önemli bir avantaj olsa gerek, sizin bu anlamda ne gibi planlarınız var? Bu güzel sohbeti hedeflerinizi öğrenerek tamamlamak isterim.

Birisi çalıştığı alanda gidebileceği en üst noktayı hedeflemiyorsa bir şeyler doğru gitmiyor demektir. Hiç şüphesiz biz de antrenörlükte gelebileceğimiz noktaya dair arzular, hayaller barındırıyoruz. Duygularımız da var, zaman zaman kontrol etmeye çalışmamıza rağmen hırslarımız da... Benim bu anlamda öncelikli hedefim unvanları bir yana bırakıp kendimi geliştirmek. Attığım adımın büyüklüğünden bağımsız olarak ileri doğru gidebilmiş miyim? Ayağımı bastığım yerde sağlam durabiliyor muyum? Bu soruların cevabını kendime verebiliyorsam doğru yoldayımdır, o yol da beni telaffuz ettiğin ya da etmediğin hedeflere götürecektir. 

Yorumlar Okunma: 5240