Her şey değişiyor, ya basketbol ? (Efe Can Önal) - BasketFaul.com

Her şey değişiyor, ya basketbol ? (Efe Can Önal)

22-03-20 06:23
Dünya’nın zor zamanlardan geçtiği bir süreçteyiz. Bir virüsün etkisiyle bu zamana kadar alıştığımız çoğu etkinliğimizin asgari seviyeye gerilediği bir dönemdeyiz. Bu dönemin sonunda da dünya için yeni bir periyodun yeni bir çağın başlayacağını öngörenlerin sayısı hiç de az değil. Kimileri kağıt paranın ve “Fiat Money” para sisteminin sonunun geleceğini ön görürken kimileri de insan ve teknolojinin daha da iç içe olacağı “transhümanizm” devrininin başlayacağı görüşünde. Bir nevi Nietzsche’nin “übermensch” fikrinin tezahürü de diyebiliriz.

Her şey değişirken basketbolun sabit kalmasını beklemek de anlamsız olur. Şu günlerde insan sağlığı dışında herhangi bir konu üzerine konuşmak bir çoğunuzun içinden gelmediği gibi benim de pek gelmiyor ancak belki bir çoğumuzun evlerimizde otururken kafasını meşgul edecek bazı yaklaşımlardan ve basketbolun bundan sonraki süreçte gidebileceği yönlerden bahsedip beyin fırtınası yapabiliriz.

Houston Rockets koçu Mike D’Antoni basketbolda beklenen değişimin öncülerinden olmuş durumda. Dizayn ettiği ve uyguladığı 5 kısalı “small ball” deneyi bundan sonraki süreçlerde basketbolun geleceğini etkileyebilir mi? Sağlıklı günlerde bunu zamanla anlayacağız ancak bazı şeylerin tetikleyicisi olacağı kesin. D’Antoni’ye geçmeden önce biraz bu zamana kadar ki sürece göz atalım.

Geçmişten Günümüze
 
1980’lere kadar oldukça düşük tempoda oynanan basketbol 80’li yıllarda Magic Johnson ve arkadaşlarının “Show Time” Lakers’ı ile biraz hızlanmış olsa da hız konusu henüz şimdiki kadar popüler olmamıştı. 90’lar Jordan’ın, 2000’ler ise Shaq-Kobe Lakers’ı ve Spurs’ün düzen basketbolu ile tarihte yer aldı. 

Post up hücumunun giderek değer kaybetmesi ve şutun ön plana çıkmasıyla oyun biraz hızlanmıştı. Bu günlerde değer kaybeden bir diğer öge de pull-up. Floater ya da literatürümüze geçen şekliyle gözyaşı atışlar moda olmuş durumda ve pek çok alt yaş grubundaki çocuklarda da bu tür atışları gözlemlemek mümkün. Başka neler değişecek derseniz bence 2000’lerin ilk çeyreği sona ermeden hücum süresinin 21’e, yarı sahayı geçme süresinin 7’ye düşeceğini ve 4 sayılık atışların basketbola dahil olacağını düşünüyorum, ki bazı NBA takımlarının 4 sayılık atış çizgisini antrenmanlarında kullandıkları gündeme gelmişti. Bakınız:  

Mike D’Antoni bizler için şu an güncel bir örnek ancak “small ball”u ve onun basketbol tarihindeki kuzenlerini de atlamayalım ve kısaca ne olduklarına bakalım. 

Small Ball felsefesi; daha fizikli daha uzun oyunculardan ve post up savunmasından feragat edip, daha hızlı, patlayıcı, skorer ve esasen şutör oyuncular temelli bir anlayış diyebiliriz. Yakın geçmişte dönemsel olarak bir çok örneğini gördük aslında. Basketbol kariyerine 4 numara olarak başlayan Chris Bosh’un 5 numaraya çekildiği Spoelstra’nın Miami Heat kadrosu buna bir örnek. Golden State Warriors da NBA Finalleri’nde Draymond Green’i 5 numaraya çekerek bu felsefeyi dönemsel de olsa taktik amaçlı benimsemiş örnekler.

NBA’nin Hall of Fame koçlarından Don Nelson da bu felsefenin öncülerinden ve 2010’lara damga vuran Golden State Warriors’ın temellerini atan isimlerden. Onun bu sistemi de “Nellie Ball” olarak adlandırılır.

Tempo ve alan paylaşımı adı verilen “pace and space” da NBA’de 2010’lara hakim olmuş oyun tarzının adı. Uzunların da şut tehdidinin olmasıyla ya da şutör uzunlarla oynanması sonucu spacing anlamında takımlar daha avantajlı konumda oluyorlar.

“Run and gun” ise en kısa sürede çembere ulaşmayı hedefleyen ve genellikle ilk boş şut pozisyonunun çembere atılmasıyla sonuçlanan oyun tarzı olarak tarif edilebilir. Bu sistemin öncüleri ise 1980-91 arasında Denver Nuggets koçluğu yapan Doug Moe ve Los Angeles Lakers’ın Showtime yıllarını başlatan Paul Westhead. Westhead ayrıca 2007 yılında Phoenix Mercury ile WNBA şampiyonluğu da yaşamış bir isim ve bu iki ligi kazanan tek koç konumunda.

Bir diğer “run and gun” örneği de NCAA Division 3 takımı olan Grinnell. Koç David Arseneault’un liderliğinde 30 sezon boyunca literatüre “Grinnell System" olarak geçen bir sistem. Sistemin işlemesi için her maç ne kadar top kullanılacağından ne kadar ribaund alınması gerektiğine dair koçun koyduğu hedefler var ve bu düzen 30 sezon boyunca sürdü. Gelenek şimdi David Arseneault JR ile devam etmek Grinnell Koleji adına.

Ülkemizden bir örnek verecek olursak da tempolu basketbol denince akla gelen ilk isim Cem Akdağ. Kendisi ile geçen yıl yaptığım röportajdan bu oyuna dair ipuçlarını BURADAN bulabilirsiniz. 

 
Peki neler yapıyor bu D’Antoni? 
 
Çocuğunuzu basketbol seçmesine götürdüğünüzü düşünün. Genelde bakılan ilk kriteri aşağı yukarı tahmin ediyorsunuz: Boy. Ancak çocuğunuzun seçmesini D’Antoni yaparsa şayet kısalık dezavantaj olmaktan çıkabilecek bir parametre olabilir. 

Takasın son gününde takımın nadir uzunu Clint Capela’yı da gönderen Rockets, kadrosuna şutör guardlardan Robert Covington’ı dahil etmişti. Kadrosunda “bench warmer” Tyson Chandler dışında uzun oyuncu bulundurmayan Rockets, 5 kısalı bir small ball için aslında tüm adımları atmıştı. Kadroda süre alacak ana oyuncuların hepsinin boyu 2 metre ve altında. Bir önceki örnek versiyonlarına göre farkı yaratan kriter de tüm oyuncuların 2 metre ve altında olması oldu. 

31 Ocak’ta Dallas Mavericks’e karşı oynadıkları maçtan ligin ertelendiği tarihe kadar oynadıkları 17 maçta 11 kez galip gelen bir deney var karşımızda, ki son 5 maçın 4’ünü kaybederek böyle bir seri oluşturdular. 

D’Antoni’nin ilk deneysel anlayışı değil bu. 2000’li yıllarda Phoenix Suns’a oynattığı “Run and Gun” sistemi hala akıllarda ve kendisi bu sistemin o zamanlarda NBA Finali getirmemesinin en önemli eksikliği olarak daha fazla üçlük atış denememeleri olduğunu söylemişti. Şimdi bu hayalini maç başı 44.3 sayı denemesi ve 15.4 isabet ile (bu sezon iki alanda da NBA lideri) bir hayli gerçekleştiriyor ama bu da NBA Finalleri’ne çıkmak için yeterli tek ön koşul değil elbette. “7 Seconds or Less” kitabı Phoenix Suns’ın 2005-2006 sezonunu anlatan bir kitap. Erken top kullanmaya yönelik oyunlar , “quick hitter’lar” içeren bir oyun felsefesini tanımlıyor bu tabir. Bu arada güncel D’Antoni takımına da 6”7’ or Less ismini takmış Amerikalılar, onların ölçü biriminde 6’7 yaklaşık 2.01-2.00 metreye tekabül ediyor. 

Getirisi-Götürüsü
 
Bu tarz bir oyunun şu ana kadar ki artı eksileri neler oldu peki. Madde madde klasik bir sıralama yapmaktansa düzyazıyla konuşalım. 20 yıl öncesine hatta 10 yıl öncesine göre bile şut artık oyunun vazgeçilmez bir parçası. Şut tehdidi olmayan oyuncuların nesli tükenmek üzerine. D’Antoni bunu bir boyut yukarı taşıyıp 5 kısa ve şutörden oluşan sistemiyle alan paylaşımı konusunda takımına seviye atlatmış durumda. 5 dışarıda diye tabir edebileceğimiz düzende, herkesin çembere atak gücünün ve şutunun yüzdeli olmasıyla bol bol penetre pas ve 1x1 isolation oyunları sonucu oyuncularının becerilerinin ortaya çıkmasını sağlıyor. 1x1 oyunların artmasıyla topa yapılan perdelemeleri azaltıyor ve olası ikili sıkıştırmaları engelliyor (Tamamen screen’den vazgeçilmiş değil ancak yapılan perdelemeler ya “decoy” dediğimiz yalancı perdelemeler ya da pop out üzeri şutu temel alan perdelemeler). 

Bir diğer avantajlı konu da her eşleşmede üstünlük sağlayabilecekleri bir ters eşleşme ve pozisyon bulup ordan işlemeyi başarabiliyorlar. En tartışmalı avantaj ise possesion sayısının artmasıyla herkes oyunun içinde var olabiliyor ve kendisini takımda bir değer olarak hissedebiliyor. Niye tartışmalı derseniz James Harden’ın bazen topu öldürdüğünü söyleyebilirsiniz ancak unutulmamalı ki insanlar eşit ancak bazı insanlar daha da eşit olabiliyor. Geçtiğimiz sezonlarda Harden’ın alev aldığı günlerde onun durdurmak için double team’e giden takımları hatırlarsınız. Bu sistemde ise hangi oyuncu yardıma giderse onun oyuncusunun net bir şutunun ve hücum potansiyelinin olması bu ikili sıkıştırma olasılıklarını da azaltıyor.

İşin hücum kısmında olası artıları yazdık ki genelde hücumdan avantaj sağlamaya çalışan bir sistem bu. Zaaflar ise işin savunma kısmında belirlemeye başlıyor. Belki savunmadaki en pozitif taraf tüm perdelemelerin adam değişilmesi lüksü sonucu topun karşısında kalma konusunda minimum sıkıntı yaşanması. Ancak buradaki en büyük sorun kısa oyuncuların topa baskı yapma konusundaki agresifliklerinin çoğu zaman üst düzeyde olmaması. Tahmin edilebileceği üzere en çok error veren kısım ise ribaund. 5 kısa olunca bazı ribaundları almak haliyle oldukça zorlaşıyor ve Rockets bu konuda zaten, özellikle rakibe verilen hücum ribaundu konusunda ligin en kötülerinden. Bir çember savunucunun olmaması dolayısıyla 1x1 geçilme olduğu anda potayı savunma zaafiyeti de hemen beliriveriyor Rockets takımının. Post up savunması ile beklenilenin aksine fazla gediği olan bir parametre değil. Aşağıdaki videoda Rudy Gobert’i nasıl etkisiz hale getirdiklerini görebilirsiniz. 

 
 
Teorinin Pratiğe Katkısı
 
Baktığınızda bireyi yaşatan bireye değer veren bir sistem var karşımızda. Özellikle Harden ve Westbrook gibi kaliteli 1x1 oynayan isimlere sahip olunca işler daha da kolaylaşıyor. Minimalist anarşist bir basketbol anlayışı var diyebilirim. Eğer bu özgürlükle doğru şut seçimi arasındaki denge kurulabilinirse bu sistemin önü açık gibi gözüküyor fakat kötü şut ve 1x1 tercihleri sistemin durağanlaşmasına ve bireyden-takıma giden olguyu zedelemeye oldukça da müsait bunu da gözardı etmememiz lazım ki işler kötü gittiğinde Knicks, Magic ve Hornets gibi vasat altı takımlar karşısında bunların örneğini yaşadılar. Bazen teoride olanlar pratikte can bulmuyor belki ama Adorno’nun dediği gibi “En zihinsel faaliyet bile pratik bir unsur içerir.” Önemli olan D’Antoni’nin bu sistem için cesaretinin ve heyecanının bir hayli var olması. Oyuncuların evriminin devamıyla birlikte belki bunun bir ters versiyonu olarak aynı yeteneklerde ve patlayıcılıkta olan 2.05 ortalamalı bir sistem görebilir miyiz ileride, ne dersiniz? 

İnandırabilmek
 
Sizi pek istatistiki verilere boğmadan bir felsefeyi anlatmaya çalıştım çünkü beni bu tarzın heyecanlandıran kısmı yenilikçi olması. Hayatın en zor uğraşı insanlara yeni bir şeyler öğretebilmek, özellikle de akılları geleneksel düşüncelerle doluysa. Farkındalık yaratmak ve ikna etmek işin en önemli ve birinci basamağı aslında. Güncel durumumuzu ilgilendiren bir örnek verelim mesela. Ignaz Semmelweis ismini duydunuz mu bilmiyorum. Almanya 2. Lig basketbolcusu sandıysanız konudan uzaksınız diyebilirim çünkü kendisi dünyadaki “antiseptik” prosedürlerinin öncüsü olan bilim insanı. Lohusalık humması ve el yıkama alışkanlıkları arasındaki bağı kurarak meslektaşı olan hekimlerin bu alanda adım atmasını sağlamak istemişti. %35’e kadar varan ölüm oranının antiseptik uygulamalar ile  %1’in altına ineceğini bilimsel olarak kanıtlamasına rağmen diğer hekimlerin bu konudaki ön yargısını kıramayıp dışlanmıştır. Sonuç mu; yaşadığı tarihlerde bu dışlanma ve insanları ikna edememesinin de tetiklemesiyle sinir krizleri geçirip akıl hastanesinde hayatını kaybeden Semmelweis, kuduz aşısı ve pastörizasyon yöntemini bulan kimyager Louis Pasteur’e öncü olmuştur. Dahası günümüzde Google, Semmelweis ile el yıkamanın önemini anlatan bir video hazırladı. 

Semmelweis’ın yaşadığı bu tür düş kırıklıklarını tarif eden bir sendrom var literatürde. “Kassandra Sendromu” olarak bilinen olgu, Yunan mitolojisinde yer alan Kassandra’nın Truva Savaşı’nda Truva atının getireceği tehlikeden bahsetmesine ancak lanetlenmesinden dolayı kimsenin ona inanmamasına dayanır. Psikolojide, gelecekte yaşanacaklar konusunda başkalarını uyarmasına ve doğruları söylemesine karşın kimseyi kendisine inandıramama durumuna verilen addır. 

Acaba Mike D’Antoni Kassandra mı yoksa sadece deneysel takılan Dadaist* bir şair mi göreceğiz ancak kaçınılmaz bir şey var ki çoğu “kopyala-yapıştır” olan antrenörlere karşı verdiği mücadele izlemeye değer. 

Sağlıklı günlerde, çok özlediğimiz basketbol sahalarında görüşmek üzere. 

*Dadaizm, 1.Dünya Savaşı yıllarında ortaya çıkan sanatsal ve kültürel bir akım. Mantıksızlık ve var olan sanatsal düzenlerin reddedilmesi Dadaizm’in ana prensibidir.  

Not: Basketbolseverlerin ve koçlarımızın katkılarını bekliyoruz. 

Yorumlar Okunma: 4426